.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

3/10/2014

6 Ekim




Fazla aylak aylak gezmek olmasın diye, saat dörde doğru çıkıyorum, niyetim, saat beş buçukta Nadja'yla buluşacağım "La Nouvelle France"a yaya gitmek. Bir süre yolumu Opéra'ya kadar bulvarlardan yana uzatıyorum, kısa bir alışveriş yapacağım orada. Her zamankinin aksine, Chaussée-d'Antin sokağının sağ kaldırımını izlemeyi tercih ediyorum. Karşımda görmeye hazırlandığım ilk kadın yayalardan biri de, ilk günkü görünümüyle Nadja. Sanki beni görmek istemezmişçesine ilerliyor. İlk günkü gibi onunla birlikte geldiğim yola gerisin geri dönüyorum. Bu sokakta bulunuşunun açıklamasını yapmakta oldukça zorlanıyor ve daha uzun soruları başından savmak için, Hollanda şekerlemeleri aramakta olduğunu söylüyor. Düşünmeksizin tekrar geri dönüyoruz, karşımıza çıkan ilk kahveye giriyoruz. Nadja mesafeli duruyor bana, kuşkucu bile görünüyor hatta. Gene aynı kuşkunun sonucu, şapkamı ters çeviriyor, iç kısmındaki ismimin baş harflerini okumak istediği besbelli, oysa o iddia ediyor, kimi insanların milliyetlerini, onlar farkına varmadan belirleyebiliyor böylelikle. Niyetinin, anlaştığımız gibi, buluşmaya gelmeyip beni atlatmak olduğunu itiraf ediyor. Karşılaştığımda görüyorum ki kendisine ödünç verdiğim, Yitik Adımlar kitabı elinde. Kitap şimdi masanın üzerinde duruyor ve yandan baktığım zaman sadece birkaç sayfasının açılmış olduğunu fark ediyorum. Dur hele: "Yeni düşünce" başlıklı makalenin bulunduğu sayfalar bunlar, bu yazıda da, günün birinde birkaç dakika arayla, Louis Aragon, André Derain ve benim çarpıcı bir karşılaşma yaptığımızdan söz ediliyor zaten. Bu durumda her birimizin gösterdiği kararsızlık, birkaç saniye sonra aynı masada neyin nesi bir işle karşı karşıya bulunduğumuzu anlama endişesi, Aragon'la beni, bir kaldırımdan diğerine giderek yoldan gelen geçene sorular soran, çekici, hoş bir genç kadın kisvesi altındaki bu gerçek sfenksin bize göründüğü noktalara çeken dayanılmaz davet, önce birimizin sonra diğerimizin canını bağışlamış olan bu sfenks, bizi bu noktaların arasını bin bir nazla birleştirebilecek tüm hatlar boyunca koşturan bu kovalamacanın sonuçsuz kalması -kovalamaca sırasında geçen zamanın ise kovalamacayı da umutsuz kılması- Nadja hemen bütün bunlara yönelivermişti işte... Bu günün küçük olaylarının öyküsünün bana fazla bir yoruma değmezmiş gibi gelmesi nedeniyle şaşkın ve hayal kırıklığı içindeydi. Ona o haliyle atfettiğim gerçek anlamı açıklamam için sıkıştırmıştı beni, yazıyı yayınlamış olduğuma göre ona atfettiğim nesnellik derecesi yüzünden de... Hiçbir şey bilmiyorum diye yanıtlayacaktım, böylesine bir alanda sırf teşhis etme hakkı bile bana sakıncasız bir işmiş gibi geliyordu. Bu güveni kötüye kullanmanın, eğer bir güveni kötüye kullanma söz konusu idiyse tabii, ilk kurbanı bendim, ancak açıkça görüyorum ki ödeşmeye hiç de niyeti yoktu, bakışlarında önce bir sabırsızlık sonra da bir acı okudum. Acaba yalan söylediğimi mi düşünüyordu: Aramızda büyük bir tedirginlik, bir sıkılganlık dolaşmaya başlamıştı. Eve dönmekten söz açınca kendisini bırakmayı teklif ettim. Şoföre Théâtre des Arts'ın adresini verdi, oturduğu evin iki adım ötesiydi burası. Yolda sessizce, uzun uzun yüzümü inceledi. Sonra gözleri, sanki karşısına uzun zamandır görmediği bir insan çıkmış ya da onu tekrar görmeyi beklemiyormuş da, ona "Gözlerine inanmadığını" anlatmak istermiş gibi büyük bir çabuklukla açılıp kapandı. Sanki içinde bir mücadele sürüp gidiyordu ama birdenbire iyice bıraktı kendini, gözlerini iyice yumdu, dudaklarını sundu... Şimdi de üzerindeki güçlü etkimden, kendisini düşünmeye sevk etme yeteneğimden ve bir de her istediğimi yapmak, hatta belki de istediğimi sandığımdan da fazlasını yapma yeteneğimden söz ediyordu. Böyle söylemekle, kendisine karşı herhangi bir teşebbüste bulunmamamı diliyordu. Beni tanımadan çok öncelerinden bile, kendisini, içini okuyacak denli bilip tanıdığımı sanıyordu. "Çözünür balık"ın sonundaki diyaloglu kısa bir sahne, ki, manifestodan sadece bunu okuduğu anlaşılıyordu -zaten bu sahneye hiçbir zaman kesin bir anlam verememiştim, konuşan kişiler de bana öylesine yabancı, kıpır kıpır kıpırdamaları, mümkün olan en yorumlanmayacak cinstendi ki, sanki bir kum dalgasıyla atılıp geri çekilmiş gibiydiler- Bütün bunlar ona, bu olaya gerçekten de katıldığı ve rollerin en az karanlığı olan Hélène* rolünü oynadığı izlenimini vermekteydi.

* Solange adı nasıl her zaman beni kendine hayran bırakmışsa, bu ad da bana hep sıkıntı vermiş ve yavan görünmüştür, üstelik bu adı taşıyan şahsen hiçbir kadın da tanımamışımdır. Bununla birlikte Usines Sokağı no 3'teki, hakkımda hiç yanılmamış olan falcı madam Sacco, o yılın başında, aklımın fikrimin "Hélène" diye birinde olduğuna inandırmıştı beni. Acaba birkaç zaman önce, Hélène Smith'le ilgili her şeye aşırı derecede ilgi duymamın nedeni de bu muydu? Buradan çıkarılacak sonuç, şu çok yakınlarda, bir rüyada birbirine alabildiğine uzak iki imgenin birbiriyle kaynaşması cinsinden bir sonuç olacaktır. "Hélène benim," diyordu Nadja.

Nadja / Andre Breton