.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

7/23/2016

Dünya, dünya görüşümü anlamayan alıklarla dolu!



Amaçlarından hiçbirini paylaşmadığım, sevinçlerinden hiçbiri bana bir şey söylemeyen bir dünyanın ortasında bir bozkırkurdu ve sefil bir 'münzevi' olmayıp ne yapacaktım! ne bir tiyatroda ne de bir sinemada uzun süre oturmaya katlanabiliyorum; elime bir gazete ya da çağdaş bir kitap alıp okuduğum seyrek oluyor. tıklım tıklım trenler ve otellerde, bunaltıcı ve sırnaşık bir müziğin çaldığı hınca hınç kafeteryalarda, zarif ve lüks kentlerin barları ve varyetelerinde, dünyayı gezen sergilerde, geçit törenlerinde, bilgiye susamış kimseler için düzenlenen konferanslarda ve kocaman statlarda insanların aradığı nasıl bir haz, nasıl bir neşedir, aklım almıyor bir türlü. istesem ulaşabileceğim, benim dışımda binlerce kişinin ele geçirmek için itişip kakıştığı, uğraşıp didindiği bu neşe ve sevinçleri anlamam ve paylaşmam olanaksız. öte yandan, benim o şenlikli saatlerimde yaşadıklarımı, benim için haz, yaşantı, cazibe ve huşu sayılan şeyleri 'dünya', bilemedin sanat yapıtlarında tanıyor, sanat yapıtlarında arayıp seviyor onları. yaşamın içinde ise hepsini kaçıkça buluyor. ve doğrusu dünya haklıysa, bu kitlesel eğlenmeler, az şeyle yetinen bu amerikalılaşmış insanlar haklıysalar, o zaman ben haksızım demektir. o zaman kaçık biriyim ben, o zaman sık sık kendime verdiğim isimle bir bozkırkurduyum, yolunu şaşırıp yabancı ve anlaşılmaz bir dünyada gözünü açan bir hayvanım, eski vatanımın havası ve yiyeceği elinden çıkıp gitmiş bir hayvan."

hermann hesse // der steppenwolf


sevginin yalnızca bir duygu olmadığını, bilgi de gerektirdiğini kendimden biliyorum. sevgi savurganlığım yüzünden habire su vererek çürüttüğüm kaktüsler hâlâ aklımda. bir dostum ‘iyi ki akvaryumda balık beslemiyorsun’ demişti. ‘herhalde havasız kalmalarına üzülür sudan çıkarırdın onları...’

tomris uyar - gündökümü

rakı içilmeyecekse, kavunla peynir niye var.. sigara içilmeyecekse, yağmurla çay.. madem aşık olunmayacak, kadınlar ve adamlar niye.. madem büyük yanlışlar ve acayip maceralar olmayacak, niye hayat?

ece temelkuran

yaşamak aynı zamanda yaşamış olduklarını hatırlamak demektir, hatırladıkça bunalıyorum..."

tutunamayanlar / Oğuz Atay


aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. insan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. çünkü nedense hepimizde maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapmazsak büsbütün çılgına döneriz.

İçimizdeki Şeytan

faydalı olan hiçbir şey güzel değildir; faydası olan her şey çirkindir çünkü bir ihtiyacın ifadesidir ve insanın ihtiyaçları, tıpkı kusurlu yaradılışı gibi adi ve tiksinti vericidir… her gün kullanacağım faydalı bir kâse yerine, hiçbir işlevi olmayan, meyveler ve ejderhalarla süslü bir çin kâsesini tercih ederim…

theophile gautier


hep, dünyanın karşısına çıkıp gülümseyerek şöyle söyleyen yeteneksiz, orta halli bir yaratığı hayal etmeyi çekmiştir içim: " ey, siz galileler, kopernikler, büyük karllar, napoléonlar, puşkinler, shakespeareler, mareşaller, ünlü komutanlar; bakın şu karşınızda gördüğünüz yeteneksiz piç, ben, gene de sizden üstünüm, çünkü siz kendiniz boyun eğdiniz bana." "

delikanlı- dostoyevski

bir aşağı bir yukarı yürüdü insan, düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı bir yukarı yürüyüp durdu. ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçliğe katlanamaz. insan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. bekleyip durur insan. hiçbir şey olmaz. insan yalnız kalır. yalnız yalnız. insan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklaya kadar düşünür, düşünür, düşünür.”

stefan zweig satranç

***
hepimiz ortak bir ruhu kullanıyorduk. iyilik aynı iyilik, kötülük de aynı kötülüktü; sadece oranlar insandan insana değişiyordu. birimiz öldürebiliyorsak, hepimiz öldürebilirdik; birimiz yalancıysak, hepimiz yalancıydık. rahibe teresa'yla karın deşen jack'i ayıran çizgi aslında hiç de kalın değildi. sonuçta özümüz aynıydı. içimizde her duygunun tohumları vardı. iyiliğin mi yoksa kötülüğün mü tohumlarının sulanacağına ise şartlar ve talih karar veriyordu.

dünya, dünya görüşümü anlamayan alıklarla dolu!

"bir varmış bir yokmuş" kafam o noktada karıştığından gerisini pek anlamıyorum.

                              

( daha dün gibi videoyu yükleyişim ama iki yıl olmuş, Ribbon altıncı yılında.yaşlandık mı azizim? )