.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

1/30/2011

Kar


Akşam çok uzun süreden sonra gelmişti. Aynı akşamın gecesi çok derin,
karanlık, olağanüstü karanlık oldu. Bir ara ağaçlar altında yürüdüğümüzü
hatırlıyorum.Sonra suya atladılar yanımdakiler. Belki ben bunun için döndüm
eve. Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Evde her gün üzerinde oturduğum bir koltuk
var. Camdan düzensiz bir duvar, bir ayva ağacı, toprak birikintileri ve
kurumuş otlara bakıyorum. Gece bile olsa görür gibiyimonları. Çünkü bu evi ve
bahçesini çok iyi tanıyorum.
   İçeri girdiğimde kapkaranlık her yan. Gözlerim alışsın diye sokak kapısına
dayanıp bekliyorum. Alışmıyor gözlerim. Hiç bir şeyi seçmek imkansız. Her şey
imkansız. Ellerimle eşyaları bulmaya çalışıyorum.
   Yok hiç bir şey.
   Birden salonda bir mum parlıyor. Ve hiç bir aydınlık vermiyor bu mum.
Salona doğru bir adım atıyorum. Ve kafamı çevirdiğim her yanda ışık vermeyen,
parlak mumların ufak alevlerini görüyorum. Yer birden sallanmaya başlıyor.
Mumlar, ev, ben sallanarak dönüyoruz. Bu sallantı arasında birden bir fare
beliriyor. Ben çok korkarım farelerden. Çocukluğumdan beri. (Birden bu geliyor
aklıma.) Fare kafasını kaldırmış hareketsiz sıçramakta.
   Kafasının iki yanında siyah gözleri var. (Birden bunun eskiden,
çocukluğumda görmüş olduğum farelerden çok başka olduğu geçiyor aklımdan.) Bu
grilikte, kafasından büyük gözlü fare görmemiştim hiç. Ve ben bunu düşünürken
gözümü oynattığım her yer farelerle doluyor. Sayısız yanan mumlar ve her yanda
sayısız siyah gözlü gri fareler. Ve ben bunların arasında sallanarak
dönmekteyim. Çok korkuyorum. Arkamda bir kapı olduğunu hatırlıyorum. Hemen
geri dönüyorum. Açıp kapıyı sokağa çıkacağım. Tam o anda kapının ortasında
durmakta olan, görülmemiş irilikte, benim başım kadar büyüklükte kara gözlü
bir fare, göğsüme sıçramaz mı? Üstelik pençelerini geçiriyor göğsüme ve ben
onu çözmeye çalıştıkça, o daha derin gömülüyor içime.
   Bağırıyordum. İki elim de göğsümdeydi. Sanki bir şeyi söküp atmak
istiyordum göğsümden. Gün yeni yeni doğmaktaydı. Yeniden uyumaktan korktum.
Taşradaki evimiz bir yokuşun üzerindeydi. Alabildiğine büyük bir holün her
dört köşesinde gene çok büyük odalar vardı. Biz kış aylarında bu odalardan
birine çekilirdik. Ancak orası ısınırdı. Ama uykum gelince, annem beni, kışın
içinde yaşadığımız bu odanın tam karşısındaki odaya gönderirdi. Sıcak ve
havasız odadan çıkınca, soğuk, korkutucu, karanlık bir büyüklükte gelirdi hol
bana.
   Karşı odaya girer girmez, yatağın altına bakar, sonra içine girer, yorganı
başıma çekip gömülürdüm. İşte o zaman korkmaya, terlemeye başlardım.
Düşündüğümü hatırlamıyorum. Oysa o büyük eviniçinde herbirimizin uykularının
ne büyük bir yalnızlıkta geçtiğini biliyorum. Ninem ölüm döşeğinde uzun süre
yattı. Yatağı benimkinin tam karşısındaydı. Ben büyüyordum. O ölüyordu.
   O zamanlar, yatınca, onun ne zaman öleceğini düşünürdüm. Doğrusu
istiyordum ölmesini. Ölmesi gerekiyordu. Eriyordu çünkü bedeni. Ufalmıştı.
Derileri kemiklerinden sarkıyordu. Sabahları uyanır uyanmaz onun koynuna
girerdim. Sanırım bu, onun ölüm hastalığından daha evveldi. Çoktan uyanmış ve
yuvarlak gözlüklerini takmış bulurdum onu. Gözlüklerinin altından iki yanağa
yaşlar sızardı.
   Ağlıyor musun? derdim.
   Hayır, gözlerim sulanıyor, derdi.
   Ama onlar gözyaşlarına çok alışmış da, ondan, derdim. Bu büyük evde, sabah
insanın ağlatabileceğini düşünmüştüm. Ve gece yatmadan önceki korku.
   Bir gün holün karanlık bir girintisinde olan mutfağa girdiğimde, (daha
kapıdayken) ninemi karnını açmış, karnına bir bıçak dayamış, -beklerken-
gördüm. Ben de kapı eşiğinde bekledim bir süre. O ise hareketsiz durmaktaydı.
Eli bile titremiyordu. Hiç bir şey yapmıyordu. Ben de bir şey yapmıyordum.
Beni görmüyordu. Ben onu görüyordum.
   Mutfağa ben niçin gelmiştim? Unuttum. Sonra yanına gittim.
   Napıyorsun? dedim.
   Kendimi öldürüyorum, dedi.
   Hiç bir şey anlamadım. Bıçağı elinden alıp, almadığımı hatırlamıyorum.
Ama o öldürmedi kendini. Bunu biliyorum. Bir gün gene evden kaçmıştı. Bu daha
önce oturduğumuz kentten yazları çıktığımız yayladaydı. Orada bir göl ve
evimizin önünde bir elma bahçesi vardı. Bütün gün ağaçlara çıkar, elma yerdik.
Akşamları da annem önüne bir sepet alır, elmaları teker teker yedirirdi.
Hepimiz elmadan usanmıştık. Orada ninem evden kaçtı. Onu aramaya çıktık. Ben
yalnız çıktım. Ve onu uzakta, büyük at kestanesi ağacının yakınında bir
çukurda buldum. Başına eşarbını bağlamıştı. Yuvarlak gözlükleri gözündeydi.
Bana bakıyor, beni görmüyor. Benimle konuşmuyordu. İncecik yüzü sararmıştı.
Korkarak yanına sokuldum. Hayır korkmadım. Onu bulduğuma sevindim. Gerçekten
bulamayacağım yerlere gitti sanmıştım. Çukurda böyle duruşu şaşırttı beni.
   Niçin çukura girdin? dedim.
   Kendimi kaybedeceğim, taa şu dağların ardına gideceğim, derken, bana
gerideki Bozdağları gösterdi. Kendini dağlarda dolaşarak kaybetmenin ne
olduğunu hiç anlamadım. Eve birlikte dönüp dönmediğimizi hatırlamıyorum. Ama
onun ölümünü çok iyi biliyorum. Yatırdığımız hastanede onu ameliyat etmek
istediler. Buna karşı diretti. (Kimden duydum bunu? O zamanlar çok küçük
olduğum için, almazlardı beni hastaneye.)
   O öldü. Hiç bir şey anlamadım onun ölümünden. Korkmadım da. Yalnız bir
evin yüksek katından caddeye bakarken, aşağıda giden cenaze arabasında onun
götürüldüğünü biliyordum. Bir kadın beni oyuncaklarla oynamaya zorluyordu.
Sanki şimdi bir başkasının ölümünden bir şey anlıyor muyum?
   Kendi ölümümden?
   Bir yıl annemle yalnız kaldık taşrada. O zaman birlikte yatıyorduk. Uzun
süre karlarla kaplı kalıyordu kent. Ve biz o koca evde, birlikte uyuduğumuz
uykuda ne değin yalnızdık. Ölümümü anlamadan büyüdüm. Bir gün yüksek bir evin
balkonunda tek kolumla asılı kaldım. Vücudum caddeye sarkıyordu. Kalabalık ve
bomboştu cadde. Aşağıda ninemin cenaze arabası gidiyordu. Gözlerimi aşağıya
yöneltmekten korkuyordum. Tek elimle balkonun içine geçmek için gösterdiğim
her çaba, caddenin derinliğine düşmem için bir tehlike oluyor. Ne içeri
girebiliyorum ne de caddeye düşüyorum. Bu bir düş mü? Boşluğa sallanırken
bunun bir düş olduğunu düşünüyor muyum? Bunun bir düş olup olmadığını
düşündüğümü hatırlıyorum. Oysa bu düşten uyanıp uyanmadığımı hatırlamıyorum.
Bilmiyorum. Annemle birlikte yatıyoruz. Sabaha karşı kapıyı çalarak
uyandırıyorlar bizi. Okulun hademesi gelmiş. Ağlayarak kendisi ile gelmemizi
istiyor bizden.
   Henüz yüksek karlar arasından geçmemiş kimse.
   Onlar önden gidiyorlar.
   Ben arkadan.
   Kar onların dizlerine geliyor.
   Benim omzuma.
   O kadın nereye götürüyor bizi?
   Eve döndüğümüzde annem gene üzgün. Ve ben gene bir şey anlamıyorum. Annem
benim camdan düştüğümü bağırıyor ve ben onun sesini duyarak düşünüyorum.
   Uyandığımda kendimi annemin koynunda mı bulacağım?
   Yoksa bambaşka bir boşlukta mı?