.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

1/15/2011

Muz Sesleri



"gidenler bizim gibi olmayacak, filipina. belki sonunda hikayelerimizi onlar anlatacak, kim bilir? çünkü hep öyle olur.yaşayanlar anlatmaz, gidenler daha dilli olur.yaşamak bize en çok susmayı öğretir.birlikte yaşamak, birlikte susmayı öğretir.susup, sonra acı bir şaka yapmayı. ve biz burada tarihi böyle anarız.şaka yaparak..."

 " çözül ve sar kendini, yeniden çözül ve yeniden sar sonra. böyle işte. insanı öyle fena yapar. hiç bitmesin istersin. niye? çünkü insanda öyle bir yer var. insan kaybolmak ister çünkü. bakma sen söylediklerine, insan kendini feda etmek ister. bir acıda, bir sevinçte, bir kavgada, bir hikayede erimek ister. başka türlü katlanamaz aslında kendine. o yeri, bir tek o biliyor, o alçak ömür hırsızı! "

 " aslında paramparça. cam kırığı dolu içi. bazen kaleydoskop gibi görünmesi ondan. bak bak, doyama. ama o renkli resimleri yaratan, birbirine çarpa çarpa, canları yana yana bölünen cam kırıkları. her kırılmada o da kanar. kanayan bir kaleydoskop aslına bakarsan. çünkü ne zaman cam parçaları çarpsa birbirine, canı sıyrılır onun da.
fakat niye bilinmez, her seferinde sanki hiçbir şey olmamış gibi camdan dünyalar kurar kendine. sanki hiç kırılmayacak gibi yeniden. "

" dibini gördün ya, kendinin esiri olursun. o yine sana anlatsın istersin, kendi dibini unutmak için artık, dinlersin. artık ancak onun hikayeleri unutturur sana kendinde gördüğünü. "

" herkes biriydi ve herkes daha çok biri olmak için uğraşıyordu. bir isim etiketi olarak hayata yerleştirmeye çalışıyorlardı kendilerini. önce havalı, sonra mümkünse ürkütücü bir yaka kartına dönüşmeye çabalıyorlardı var güçleriyle. "

" insanın bu kadar kıymetli olmasında, öyle sayılmasında bir yanlışlık vardı. insanı ezen bir şiddet. hiç kimse olmama konforu yoktu. herkes birbirinde ya da hayat içinde eriyemeyecek kadar katı haldeydi. "

" biliyorum, onlar, savaş bitse bile kadınları savaşır gibi sevecekler. ganimetleri gibi. ele geçirildikten sonra ancak yağmalayabildikleri. "

onu ağustosta muz tarlalarına götürecektim. muz seslerini dinleyecekti. nasıl sevineceğini, hayret edeceğini düşündükçe

" -dikkat et! dikkat et!-
millet birbirini öldürürken, allahın belası oyuncak her şeyden daha kıymetli gibi görünür. bu yüzden sevmem kıymetli oyuncakları. çocukları kıymetsizleştirmekle kalmaz, bütün aileye de sanki -başka dertleri yokmuş gibi- kadersizliklerini hatırlatan bir bildiri okur bu oyuncaklar..bana sorarsan, çocuğu bu ayı öldürdü. bu plastik ayının -bir keresinde kliniğin önündeki taş zemine oturup göstermişti bana- ayakları kısacıktı. yok gibi. tıpkı çocuğunki gibi..çocuk gömleğinin içinde taşıyordu ayıyı ve elleriyle yürüdüğü için plastik ayıyı ellemeden önce avuçlarını üstüne siliyordu. ayı yüzündeki sırıtmayla çalışmaya başladığında, çocuk yarım gövdesini yana yatırıp, yanağını eline dayayıp izlemeye başladı. ben de yanına yattım. bacaklarım utanç verici uzunluktaydı. çocuk epey sonra, korkunç bir rüya görmüş gibi, belerterek gözlerini baktı:
"pilleri bitince?.."

"her ilişkinin gizli bir mezarlığı vardır. eğer iki kişiden biri bu mezarlığı yalnız ziyaret etmeye başlamışsa pek yakında o mezarlık ilişkinin de ebedi istirahatgahı olacak demektir.

'sakın o mezarlığı yalnız ziyaret etme. ne olursa olsun yanındaki adamı da sürükle. yoksa...' "

"bu yüzden örtünüyor işte ortadoğu. ne petrol ne para. betonla, peçeyle haysiyetini korumaya çalışıyor. çocuk gibi...

...

ve ona haysiyetini geri vermeye söz verenlere çocuklarını veriyor, feda edilmeleri için. bir çocuk görmüştüm afganistan'da bombalanan evinin önünde ağlıyordu. anası-babası ölmüş ve elinde yanmış bir kuran. kuran'a ağlıyordu. başka bir şey. allahlarını yağmalıyorlar. ama mesele allah değil. insanların kalplerini tarif edecek başka bir sözcüğü kalmadı. bırakmadılar. insanların kalplerini yağmalıyorlar. onlar da kalplerini kapatıyor. hikayelerimizi yağmalıyorlar. kıra döke asur tabletlerini nasıl kaçırıyorlarsa, hikayelerimizi de bizden öyle kıra döke alıyorlar. sonra geri kalan döküntüleri bize veriyorlar. 'alın siz busunuz'!... new york times bestseller listesine giriyor döküntülerimiz. döküntülerimizi, kızılderililere renkli camlar verir gibi bize geri veriyorlar."


"bir insan bir insanda başka bir hayatın kapısını görünce âşık olur."

"o gece ona, "ülkene git," dedim ilk kez, "burası daha da kötü olacak. bu savaş bitmeyecek. git."
"benim evim sensin," dedi. daha çok ağladı."

"sevmeyi enkazlarda öğrenirler. bu yüzden, onlar büyüdüklerinde sadece kırık kalpli insanları sevebilirler."

" birlikte yaşanan hikayeler, insanları birbirinin evi yapar"

"tatlı kıbbem,

bu gece bitince ne yapacağız, bilmiyorum. hep birlikte beklediğimiz o sabah gelip de bu savaş bitince.. hepimiz, sadece 'ülke' adlı bir gemi batıp 'savaş' adlı bir adaya düşünce işe yarayan adamlarız. eğer bir gün 'kurtarılırsak' bu felaket adasından, hiç bir karşılığımız kalmayacak.

savaş bizi daha yakışıklı gösteriyor filipina. eğer bir gün biterse, erkekler sökülmüş lunapark oyuncaklarına dönüşecek, çürümüş plastiğimiz ortaya çıkacak. plastik olduğumuz ortaya çıkacak. kadınlar her sabah kalkıp başka bir hayata başlayabilirler, ama erkekler... bu topraklarda erkekler öyle bir yerinden yaralı ki filipina, ne kadar sevsen geçmez."

'bizim derdimiz ne biliyor musun filipina?annelerimizin intikamını almak için büyüyoruz biz.lanet olası savaşın,tozun toprağın içinde her gece kırık oğlan çocukları büyüyor.annelerinin babaları yüzünden nasıl ağladığınıizleyen oğlan çocukları.anneleri onlara o kadar aşık ki,yavaş yavaş büyüyüp babalarına benzediklerini görmüyorlar.her gün biraz daha annelerinin kocası olarak ihtiyarlıyorlar küçükken.bir gün bir kadın geleceğini sanarak büyüyorlar.bütün bu saçma denklemi değiştirecek bir kadın.ama gelse alacak yerimiz yok.çünkü annelerimiz gibi ağlamayan kadınları nasıl seveceğimizi bilemiyoruz biz.
onları ağlattığımız için kendimizden nefret ediyoruz,ama ağlamadıkları zaman annelerimiz kadar iyi yürekli olmadıklarını sanıyoruz.'

"can tam yaradadır. biz, yani kimilerimiz, kan gibiyiz. yaranın olduğu yere doğru akıyoruz. başka türlü akmayı bilmiyoruz. bizim için hayat orada. dünyanın canı neresinden yanıyorsa başkent orası."

bir tanrıya inanmayı çok isterdim bay stevenson. insan bazen affedilmeyi çok istiyor.


.