.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

1/21/2011

tehlikeli oyunlar-




'' bu düzmece oyun sona ermeli... kendi benliğimizi bulmalıyız. yol verip, yakarmaktan vazgeçmeliyiz. rüyalarımızı gerçekleştirmeye çalışmamalıyız, gerçekleri rüya yapmalıyız. çelişiksiz, dikensiz ve düzgün rüyalarımızı yaşamalıyız. sözümüzün eri olmalıyız: kırılacak kafaları kırmalıyız. bize acınmadığı için acımamalıyız ''

 "bize camasira gelen bir fatma hanim vardi, radyoda okunan mevluda aglardi. sonra annemde katilirdi aglamaya. ben onlari paylardim, sen anlamazsin derlerdi. gercekten anlamiyordum nasil agliyorlardi hicbir sey anlamadiklari halde? simdi bende soylediklerimi anlamasalar bile bana aglamalarini istiyorum insanlari aglatmanin bu kadar guc oldugunu bilmezdim. aslinda kendimi de aglatamiyordum."


''ben ve benim gibi kabuslarından başka kaybedecek birşeyleri olmayan ruh proletaryası,bu dünyadaki yerini ancak büyük oyunun içinde bulabilir,

- neden öldü?
- kalpten öldü elbette.
- kalbi mi vardı?
- evet, kalbi olduğu için, oyunları çok ciddiye aldığı için öldü.


"ülkemiz büyük bir oyun yeridir. her sabah uyanınca, biraz isteksiz de olsak, hepimiz sahnenin bir yerinde, bizi çevreleyen büyük ve uzak dünyanın sevimli bir benzerini kurmak için toplanırız. küçük topluluklar olarak, birbirimizden bağımsız davranarak ve birbirimizi seyrederek günlük oyunlarımıza başlarız. ben, hikmet iv zamaninda -yani hikmet i olduğum sıralarda- bu oyunu ciddiye almış ve bütün oyunları heyecanla seyretmiştim. sonunda, kendi oyunumu, bütün bu oyunların dışında ve gerçek olarak yaşamaya karar verdim. insanlarımız, aynı piyesi yıllardır aynı biçimde oynamanın yorgunluğu ve gerçeğe bir türlü benzetememenin bezginliği içindeyken ben, bizlere bugüne kadar hiç yararı dokunmamış olan aklın -daha doğrusu, akıl olduğunu sandığımız akıl taklidinin- zincirlerinden kurtularak, bütün ülkeleri ve onların gerçek kişilerini içine alan büyük oyunun heyecanı içinde bulunuyorum."

...sokağa nasıl çıkılacağını bilmem mesela. bende hayat bilgisi zayıf albayım. bilge bunları bilir, bu bakımdan akıllıdır, birlikte olabilseydik insanlık çok yararlanacaktı bundan. yazık oldu. şimdi yanımda olsaydı böyle üşümezdim albayım; beni bir arabaya bindirirdi hemen. ben bunlara çabuk karar veremem albayım. kararsızlığımla yanımdakilerin canını sıkarım. hava da çok soğudu albayım, eve dönmek istiyorum. biliyor musunuz, bilge beni evde bekliyormuş gibi geliyor bana. yoksa eve dönmek istemiyorum. beni bekleyen yalnızlığı ve karanlığı istemiyorum. bilgeden akıllı olduğum halde neden bu duruma düştüm acaba? neden herkes benden kaçıyor albayım? yaşamasını bilmiyorum da ondan mı? bir dakika albayım karşıdan birileri geçiyor. kadını bilgeye benzettim; peki erkek kim? değilmiş....


"yoruldum albayım. yoruldum, yoruldum, yoruldum....."


oturdular. sigara falan."hep böyle yaşamayı düşünmüyorsun heralde" hikmet kahveye uzandı. ( acele etme ) kahveyi almadan geri çekildi:düşünüyorum yani nasıl yaşamak gerektiğini düşünüyorum, demek istedim. şimdi oldukça vaktim var düşünmek için. bir de geçmişim olmasaydı, çok rahat edecektim. bazıları da sadece geçmişimi düşünmek için gecekonduya çekildiğimi söylüyorlar." "kimler?" hikmet güldü: "içimdeki bazıları"


"uzan şu divana da sözlerimi dinle," dedi hüsamettin bey. "insanları tanımıyorsun hikmet oğlum."
hikmet uzandığı yerde, gözleri kapalı, albayın sözünü kesti: "daha önce hiç karşılaşmadım da bu ülkede, ondan albayım. siz arada bana gösterseniz…"

...ikimiz de bu dünyanın insanı değildik. iyi kötü bir şeyler yapmağa çalıştık. ben suçluyum: sevgi'den farklı olduğumu gizledim. gene de bizi yargılayanlara karşıyım. ne yazık, sonunda haklı çıktılar. onlara göstermeliydim. fakat anlatması çok zor: benim becerebileceğim bir iş değil. neler söyleyeceklerini duyar gibi oluyorum; duymak istemiyorum. bir fırsat daha kaçırdık. sevgi, kendisini ve olanları hiç anlayamayacak. ben bir şeyler yapabilseydim. başım ağrıyor, yorgunum. boşu boşu denecek, boşu boşuna. işte buna dayanamıyorum.

"...başkaları gibi yaşamasını bilmeyenler, başkalarını taklit etmeliydi. onlar da ellerinden geleni yapıyorlardı: deniz kıyısında bir kahveye oturuyorlar, ah ne kadar güzel! diyorlardı. deniz havası bize iyi geldi, diyorlardı. önlerinden takalar geçiyordu: ne sıcak renklere boyanmış tekneler! diyorlardı; o renkleri rengi hangi ressam yan yana getirmeye cesaret edebilir? ( bunları nursel hanımdan öğrenmişlerdi.) sağlam deniz havasını içlerine çekiyorlardı; insanın temiz havaya ihtiyacı var, diyorlardı. ( bunu da bilge'den öğrenmişlerdi.)"


"...insan hiçbir şey yapmamalıydı, benim gibi…uzun bir hazırlık dönemi gerekliydi. daha önce toplumla yapılacak en küçük bir temas öldürücüydü."

"gümrük memurları değişmişti, eski garsonlardan hiç biri kalmamıştı.nazlı ölmüştü ve onu beklemek diye bir mesele olamazdı. bunu hayal bile edemezdim. başka bir çareye başvurdum; daha doğrusu, bir trenin kalkış saatine yakın bir sırada lokantaya gittiğim zaman, oyunun mahiyet değiştirebileceğini gördüm. herkes üzgündü: yakınları gidiyordu. ben gene ön masaya bütün rakı takımımla kurulmuştum. artık oyun oynamak lüzumunu da hissetmiyordum;uğurlamaya geldiğim bir yakınım olmadığı belliydi. bu sebepten, kimsenin dikkatini çekmiyordum. suratımı asmış oturuyordum: nazlı gitmişti. gidenler sevinçliydi. geride bıraktıklarına karşı ayıp olmasın diye üzgün görünüyorlardı. gene de, hakikaten üzülen bir iki samimi yolcu vardı. ben kimse bilmemekle beraber, kötü bir roldeydim: bütün gidenlerin, tıpkı nazlı gibi, bir daha dönmeyeceği esası üzerine kurmuştum maceramı. içimden, her kalkan trene `ölüm katarı' gibi, `karanlıklar treni' gibi isimler takıyordum.toplu bir cenaze törenine gelmiş gibi hissediyordum kendimi. fazla masraf olmasın diye, bir tren dolusu ölüye tek tören yapılıyordu. tabut ve taşıma masrafını azaltmak için, bütün ölüler, daha tam ölmeden, daha hareket
güçlerini tam kaybetmeden, kendi ayaklarıyla törene geliyorlardı. nazlı, bir tren önce gitmişti; ben de, onu uğurladıktan sonra, hazır gelmişken, diğer törenlere de katılıyordum. muhayyilesi kuvvetli bazı insanlar, sevdikleri ölülerin uzun bir yolculuğa çıktıklarını düşünmüşlerdir; bense, bütün yolculuğa çıkanların ölmüş olduğunu düşünüyordum. ne büyük bir günah, değil mi..?"


"fakat ulkemizde en cok yetisen koyludur. koylu, butun iklimlerde yetisir. koylunun yetismesi icin cok emek vermege ihtiyac yoktur. koylu bozkirda yetisir, yaylada yetisir, ormanda yetisir, dagda yetisir, kurak iklimde yetisir, sulak iklimde yetisir. cabuk buyur, erken meyva verir. kendi kendine yetisir, kendi kendine meyva verir. biz koyluleri cok severiz. sehre gelirlerse onlardan kapici ve amele yapariz... ulkemizde tarim urunleri yetisir.kuru uzum ve incir yetisir. once islak yemisler yetisir. onlari, gunes olan yerlerde kurutarak kuru yemis yetistiririz. ingiltere’ye gondeririz, onlar da bize gercek gonderirler. biz, o gerceklerden, kendimize gore gercekler yetistirmeye calisiriz. son yillarda, kuru uzum ve incirin yanisira, koylu de gondermeye baslamisizdir. bu koyluleri, once sehirlerde biraz yetistiririz; tam olgunlasmadan (yolda bozulmasinlar diye) baska ulkelere gondeririz. onlar da bize doviz gonderirler. halk muzigi gondeririz; sofor plagi gonderirler, aranjman gonderirler. azgelismisulke gondeririz; yardim gonderirler. zelzele, toprak kaymasi, sel felaketi haberleri gondeririz; cadir ve heyet gonderirler. asker gondeririz; tesekkur gonderirler. binzorluklarlayetistirdigimizdegerler gondeririz; disulkelerdecalisanyabancilaristatistigi gonderirler. gercekinsanlarimizi gondeririz; bizeoradanmektup gonderirler ".


''..hikmet kapıya doğru yürüdü..
-nereye gidiyorsun gene oğlum? dedi albay. getirecek kimse kaldı mı? sembolik olsun diye, bakkal rıza'dan gazoz getirmeye gidiyorum albayım. merak etmeyin, ben de içeceğim sizinle birlikte. ben, çadırın kapısındaki göstericiyim albayım."

"ben olmek istemiyorum. yasamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum. bu nedenle,sevgili bilge, mutlak bir yalnizligi mahkum edildim. (insanlarin kendilerini korumak icin sonsuz duzenleri var. durup dururken insanlara saldirdim ve onlarin korunma icgudulerini gelistirdim.) "


-gerçek nedir hikmet amca?
-gerçek, iki nokta üst üste koydun mu?
-koydum hikmet amca.büyük harfle başlanıyor değil mi?
-hepsini büyük harfle yazsaydın. gerçeğin de soluna çiçek yapma sakın.
...
-yaz bakalım: gerçek, başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür.
-birimi var mı hikmet amca?
-birimi insandır.

"olmadi, kismet degilmis albayim, mutfak temizligiyle olmuyormus. uyaninca boynuma sarilmisti uykulu kollariyla. ben de butun is bundan ibaret diye sevinmistim, tabaklarin sulari bile akmadan onlari kurulamistim, beni azarlamisti, cunku kurulama bezleri hemen islanmisti, ondan azarlamisti, beni bu kadar seven ve ikide bir kollarini boynuma saran kadin neden boyle onemsiz bir mesele icin beni


"fakat neden onunla ugrasiyorlardi? ne kadar kuvvetli olursa olsun bir insan tek basina ne yapabilirdi ki? odada bulunanlar icinde hikmet'e, bir bakima aciyan tek insan nurhayat hanimdi. onu seviyordu ve sesinden anliyordu hikmet'in cok iyi bir durumda olmadigini. ve ona bu yuzden hak veriyordu. otekiler de belki hikmet'e hak vermege calisiyorlardi; fakat once, ellerini cenelerine dayayip dusunuyorlar, ne oldugunu anlamak istiyorlardi."

ve

"ergun ne kadar kibar: 'nasilsin hikmet?' bir kufur ederim, senin bile yuzun kizarir. 'iyiyim.' "


"keşke hiç bitmeseydi" demediğim, hep yeniden başlanabilinen kitap. oğuz atay a has bir özelliktir bu, " ben o kitabı okudum" deyip bir kenara koyamazsınız, isterseniz her sene bir kez daha okuyup, ne kadar büyüdüğünüzü/yaşlandığınızı/anladığınızı yaşamı, yeniden test edebilirsiniz. isterseniz her cümle bir aforizma haline gelir.
"hiç okumamış olsaydım, asla yaşam eskisi gibi olmayacak" da denilemez tehlikeli oyunlar için, okuyup da yaşamı değişemeyecek olan zaten okumayacaktır bu kitabı! bilemediniz üç sayfa sonra bırakacaktır, eğer okuduysanız, zaten çelişkilerinize, sorularınıza, açmazlarınıza aittir bu kitap. ve ona rastladığınız için şanslısınız, ya olmasaydı? ya içimizdekini böyle anlatabilmiş bir kitap yazılmamış olsaydı... ben o cümleleri bulamazdım ki...


(tehlikeli oyunlar, iletisim yayinlari 2002, oguz atay, sf.301 ve sf. 401)