.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/03/2011

Berci Kristin Çöp Masalları

 


BERCİ kız diye, köyde gece dışarıda kalan koyunları sağmaya giden kızlara denirmiş. 




Bu iş çok kıymetli olduğundan bir kızın terbiyesi süt toplamaya giderkenki hali tavrından belli olurmuş. Çiçektepe’de bir kızın terbiyesi ise çöp toplayıp toplayamadığıyla, çöp toplamaya gidip gelirkenki hal ve hareketleriyle ölçülürmüş.
 
“Dükkan evlerdeki kadınların adına özenen Vakıf Çiçektepe’li delikanlılar Deli Gönül'e "Kristin" diye ad taktılar...”
 
“Çiçektepe’de doğan çocukların kuruyup düşen göbekleri gizlice fabrika bahçesine gömüldü. Büyüyünce işsiz kalmamaları için dualar edildi. Gönlü yükseklerde olan insanlarsa bebeklerinin düşen göbeklerini sanat öğrensin diye oto tamirhanelerinin, atölyelerin bir de uzaktaki bir okulun bahçesine götürüp gömdüler.”
 
“Berci Kristin Çöp Masalları” için, kapitalizme eleştiri romanıdır diyebiliriz en çok. Kapitalizme karşı, yoksulluğa ve yoksullaştırılmaya bir isyan gibi haykırır Latife Tekin adeta. Düşüne düşüne bulunmuş bir yol sanki bu roman. Masallar anlatılarak uyutulmuş bir milletin ancak bir masalla uyanabileceği düşünülmüş gibi... Fantastik kahramanların yaşadığı bir ülke kurmuş; adını da “Çiçektepe” koymuş. Çiçektepe’de insanın illa da sığınma ihtiyacı, çerden çöpten de olsa kafasını sokacağı bir konduya sahip olma ihtiyacı anlatılmış. Ve sonra kapitalizm bütün vahşetiyle ülkeye girmiş. Kendi kurallarını yaşayan yoksul ama özgür Çiçektepeliler yoksul işçilere dönüşmüş. Ağır çalışma şartlarına karşı patrona direnen sendikalar kurulmuş. Zamanla sendikalar da amaçlarından sapmış. Sonunda Çiçektepe de bol bol fire verilen tipik bir Türkiye haline gelmiş. Muhtar olmak için, meclis üyesi olmak için her türlü üçkâğıt çevrilip millet kandırılmış.
 
Hiç naylondan pencereniz oldu mu sizin? Tenekeden minare gördünüz mü bir yerlerde? Minare uçmasın diye nöbet tuttunuz mu mahallede? Çocuk, sakat, emzikli ve gebe değilseniz çare yok; rüzgâr alıp götürmesin diye minareyi tutma nöbetinden kurtulamazsınız. Yoksa uçar gider minareniz tıpkı akşamdan sabaha uçup giden, başınıza yıkılan evleriniz gibi… Çöplükten, yani birilerinin artıklarından kurulmaya çalışılan bir ülke olan Çiçektepe’de çocuklar, çöpten bulup kaçırdıkları; kolları bacakları kopmuş naylon bebeklerle oynardı. Kadınlar, buldukları süslü kırık aynaları gizlice ceplerine atıp yine çöpten buldukları taraklarla geceleri o kırık aynalara bakıp saçlarını tarardı. Çöp sinekleri taranmış saçlara konmaktan imtina etmezdi. Fabrika kokularına karışan çöp kokuları insanların çöpten bulduklarıyla yaptıkları evlerine dolduğundan zehirlenmemek için tas tas yoğurt yerdi insanlar. Geceleri sinekten korunmak için naylon çuvallara girerlerdi. Çuvalların ağızlara gelen kısımlarına ağız delikleri açılırdı ki nefes alınırdı o deliklerden. 
 
İronik bir anlatım, mizahın dibini bulduğu ender eserlerden... Gerçeği masallaştırmak, çağı geri çağlarda, -di’li geçmiş zamanlarda anlamak... Çöpten çiçeğe, hayalden gerçeğe… Eğlenceli mi eğlenceli bir yandan… Yazarın; garibanların, yoksulların, çöpten topladıklarıyla geçinmeye çalışanların hikâyelerine bu kadar girebilmiş olması oldukça şaşırtıcı geliyor insana. Neredeyse fotoğraf çeker gibi... Bir hatıra fotoğrafı değil de sanat fotoğrafı çeker gibi yazılmış bir roman. Mahallelerimizden tanıdığımız bir sürü tip toplanmış da masala girmiş gibi diğer yandan. Mesela; Sırma, Güllü Baba, Şengul, Kibriye Ana, Kara Hasan, Çöp Bakkal, Trintaz Fidan, Naylon Mustafa, Cigerci, Kürt Cemal, Kel Ali, Veliman, Bay İzak, Gülbey Usta, Taci Baba, Kir Hamit, Dursune Nine, Şiirli Hoca, Hinik Alhas, Simitci Mikali, Çamlı Bayram, Deli Dursun, Çeri Mahmut, Lado, Bolşevik Memet, Deli Gönül, Haci Hasan, Sini Erol, Mustafa Gülibik, Ehmail, Katır Emel…
 
Güllü baba baraj inşaatında çalışırken düşüp kör olmuş ve sonra gül dalından bastonuyla şifa dağıtan bir halk ozanı haline gelmiş. İşsiz erkekler sabah akşam Güllü Baba’nın bastonunu öpmüş. Kadınlar; başı ağrıyan, kulağı akan, ateşe düşen çocuklarını tutup Gül Baba’ya getirmişler. Güllü Baba da, “Kulağın suyunu kurut/ Gözü orta yere oturt/ Hemi gül dalı baston/ Bu bıldırcın yavruyu uyut…” diye şifa dağıtmış.
 
Kimisi kurnaz, kimisi hesapçı, kimisi saf, kimisi kumarbaz… Kahveci, bakkal derken banka da gelir bir gün Çiçektepe’ye. Ve “candarma” da gelince, artık şehir kurulmuştur. Sosyalleştikçe normalleşip sıradanlaşan bir hale döner masal. Gürültülü bir fabrikanın bacasından çıkan dumanlara yaklaştıkça, dumanların içine girdikçe netleşmesi gibi oradaki yaşamların netleşir ve şehirleşir Çiçektepe…
 
1984’te, yani Sevgili Arsız Ölüm’den hemen bir yıl sonra, Everest Yayınları’ndan çıkmış Latife Tekin’in bu romanı. Yunancadan Farsçaya, Almancadan Hollandacaya pek çok dilde çevirisi yapılmış ve ilgi görmüş bir roman. Fakat Türkiye’de yeterince tanınmadığı ve hak ettiği değeri görmediği kanısındayım. Özellikle son günlerin Kürt, Alevi, Roman açılımı politikalarında da katkı sağlayacak bir eser olduğunu belirtmek gerekir belki de…



Haber Ajanda