.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

3/21/2011

Açık damar / 07.08.2010




(Baştan başlıyorum. 

Tökezlediğim yerde bekliyor, soluklanıyorum. Tek tük cümlelerin, tekinsiz çağrıların, beni öne iten ya da geri çeken seslerin, başlangıçların ve yol ayrımlarının ortasında duruyor, bekliyorum. 


Bir savaş alanında, gezinen ışıkların ortasında yaşar kalmışçasına... Israrla sürdürüyorum. Yarı karanlıkta, el yordamıyla, durduramadığım için kendimi... 


Bir gölge, yıllar sonra bağlarını koparmış, özgürleşmiş
bir gölge gibi, gecenin izini sürmeye yazgılı...)


Bir cümle. Her şeyi başlatan ilk cümle. 

Karanlıkta duyulan, belli belirsiz yankılanan, içten gelen bir parlamayla tutuşan, sınırsız, sırsız gecede ansızın alev alan sözcükler... Alevler içinde düşün insanların dünyasına... Sessizce, teker teker sönen, küle ve kabuğa dönüşen, bu dünyanın gecesinde, rüzgâra dağılan sözcükler...

Koskoca dağların çevrelediği bir Orta Avrupa kenti, Ayrımcılığa Karşı Müzik Festivali''ni kutluyor. Yazın ilk, en kısa gecesi. İki kadın bir istasyon kahvesinde yağmurun altında konuşuyor. Biri uzunca, zayıf, boyunluklu. Yabani, ısrarcı, umutsuz gözleri en belirgin özelliği. Diğeri uzun kıvırcık saçlı, ufak tefek ama kol ve boyun kasları dikkat çekiyor. Ateş gibi yanan gözleri, ani, amansız, coşkulu kahkahası en belirgin özellikleri. Ondört ameliyattan sonra bastonla yürüyor. 

''Kız kardeşim kaybolduğunda 22 yaşındaydı.
 

Hiçbir işaret yok, 90'dan beri...''

''Çok sevdiğim biri vardı. Kuşlar konuşurdu onunla. Sekiz yol sonra, bir sabah telefon çaldığında, bir arkadaşımın işyerindeydim. CV'mi yazıyordum.''

''Evleri ateşe vere vere yaklaşıyorlardı. Tek sıra olmuş koşuyorduk, dört yandan kurşunlar yağıyordu. Gidecek hiçbir yerimiz yoktu.''

''Uğruna yaşanacak hiçbir şey yok mu dünyada? 


diye yazmıştı kız kardeşim son mektubunda. Yoksa ben mi bulamadım?


(Hâlâ aynı yerdeyim. Pencerenin önünde, söylenenle söylenmeyenin sınırında... Kendi kişisel geçmişim, çoktan miadını doldurmuş, artık kimsenin okumadığı kitaplar gibi arkamda duruyor. Geçmişle bugün arasındaki bağlar kopmuş sanki; en ağır, acılı deneyimlere bugünde yer kalmamış... O deneyimleri yaşamış ben'i susturarak, kendi hikâyesinden kopararak bir bütünlük, bir şimdi mi talep ediyorum? Bir genişleyip bir daralan çemberler çiziyorum, bazen sözcüklerin, bazen hayatın suskunluğunda... Birbirine daha uzak, daha sağır, daha yitik ben'lere ayrılmış, her seferinde baştan başlıyorum aynı sürgüne.)


''Önce okula sığındık, sopalarla kovaladılar bizi.
Böylece kurtardılar hayatımızı.''

''Ben sekiz yaşındaydım. Sanırım annemi bağışlayamıyorum. Kız kardeşimi evde bıraktığı için... Ağbim geri döndü, bir saat sonra kucağında uyuyan bir bebekle çıkıp geldi.Benim kızım kaybolsa kendimi yakardım.''

'' ''Bir Kürt ölmeye karar verirse... Öyle kolay görünüyor ki bizleri öldürmek...'' ''


''Saklanacak yer bulamayınca kendimizi toprağa gömdük. Saatlerce kaldık öyle...''


''Yeğenim o kadar şanslı değildi. İneği çözmek için geri dönmesinin bedelini bir kazanda diri diri haşlanarak ödedi.''


''Bir komşumuz vardı, kadına işkence yapmışlardı. Ameliyatımdan uyanıp da kendi inlemelerimi duyduğumda, tam otuz yıl sonra, Maraş'ı ve nedense o kadını hatırladım. Bir de kocasının söylediği türküyü... O sağ çıkamadı.''


''Ben de yandığımda kendi inlemelerimi duymuş, on yıl önce okuduğum bir söyleşiyi tam o an hatırlamıştım. 


80'li yıllarda sorguda üzerine çaydanlık döktükleri bir adamın yanık acısı üzerine söylediklerini...''


''Galiba hayatta bir insanın başına gelebilecek en korkunç şey bir yakınının kaybolması.''


Yağmur bir başlayıp bir kesiliyor, müzik festivali bütün hızıyla sürüyor. Kalabalıklar, ezgiler, kahkahalar... İki kadın bir tren istasyonunun kahvesinde oturmuş, iri ağır damlaların altında konuşuyor.


''Çok yalın, çok saf bir cümle belki ama ben katillerin arasında olmanın, kurbanlar arasında olmaktan daha korkunç olduğuna inandım her zaman. Sırf kendilerini yenilmiş hissetmemek için her şeyi göze alanların, vurdukları darbelerin derinliğiyle övünenlerin dünyasında, eli kolu bağlı birine tükürerek ya da dışkı yedirerek onu aşağıladıklarını sananların sultasında, belki de çok dokunaklı, zavallı bir inanış benimki.''


Göz göze geldiklerinde, boyunluklu kadın suskunlaşıyor. Bakışlarındaki parıltılar, bir yangını andıran canlı, kıpır kıpır parıltılar birkaç damla gözyaşıyla sönüyor. Uzun süre karanlıkta birbirlerinin gözlerine bakıyorlar. Sanki her biri kendi yüreğinin kapısını diğerinin uçurumunda arıyor. Şimdi geri dönmek zorundalar, geldikleri yerden hayata geri dönmek... El yordamıyla, alışkanlıkla.)



(Bir kez daha başaramadım, başı ve sonu olmayan bir hikâyeye son cümle bulmayı, açılmış damarları dikmeyi başaramadım.)