.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

6/23/2011

“Gerçekten, hayranlıktan küçümsemeye kolayca geçebilir mi insan?”




“Düşüncelerini yayınlayan kişi başkalarını kendi gerçekliğine inandırmak, onları etkilemek ve böylece dünyayı değiştirmek isteyenlerin rolünü üstlenmek tehlikesini göze alır aslında. Dünyayı değiştirmek! Pontevin’e göre, korkunç bir niyet! Dünya bu haliyle mükemmel olduğu için değil kuşkusuz, ama her değişiklik kaçınılmaz olarak daha kötüsünü yarattığı için. Öte yandan ve daha bencil bir açıdan, gün ışığına çıkartılan her düşünce günün birinde sahibinin aleyhine döneceği ve onun düşünürken eriştiği hazzı elinden alacağı için.”

“Yalnızca çekingen insanların susmaktan korktuklarını ve nasıl yanıtlayacaklarını bilemedikleri sorularla karşılaştıklarında kendilerini gülünç duruma düşüren karmaşık cümlelere sarıldıklarını bilir. Pontevin öylesine egemence susmasını becerir ki, onun sessizliğinden etkilenen Samanyolu bile yanıtını sabırsızlıkla bekler.”





“Ne müthiş bir sahneleme sanatı! Duyguların ilk karmaşasından sonra, aşk meyvesinin henüz olgun bir meyveye dönüşmediğini göstermek gerekti; bedelini yükseltmek, onu daha arzu edilir duruma getirmek gerekti; bir düğüm, bir gerilim, bir geciktirim yaratmak gerekti.”

“Onlar için, bir engelin arkasında duruyor bu içtenlik, bütün özgürlüklerine karşın aşamayacakları bir engeldir bu. (…) Onlar, durmak için hemen bir bahane bulmak ve bunu yüksek sesle söylemek zorunda olduklarını hissettikçe ağızları mühürlenmiş gibi açılmaz oluyor: Onlara yardım edebilecek cümleler, onları umutsuzca yardıma çağıran bu iki insanın karşısında bir yerlere gizleniyorlar. Bu nedenle, şatonun kapısına gelince, ‘ortak bir içgüdüyle, adımlarımız yavaşlıyordu’.”

“Ahlak kurallarının zorbalığından kurtulmak ve bütün erdemlerin en yücesi olan ağız sıkılığını korumak gerekir.”

“Şaşırıyorsunuz: Burada, son derece akla yakın bir biçimde düzenlenmiş, işaretlenmiş, çizilmiş, hesaplanmış, ölçülmüş bu mekânda doğaçlamaya, bir ‘çılgınlık’a yer var mıdır,nerede sabuklama, nerede arzunun körlüğü, nerede üstgerçekçilerin taptığı o ‘çılgın aşk’, nerede o kendini unutuş? Aşk düşüncemizi biçimlendiren akılsızlığın etki güçleri neredeler?”

“(…) Yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle? Ah nerede şimdi geçmişin aylakları? (…) Bir Çek atasözü onların tatlı aylaklıklarını bir eğretilemeyle tanımlar: tanrının pencerelerini seyrediyorlar. Tanrının pencerelerini seyreden kimsenin canı hiç sıkılmaz, mutludur.”

“Her şey çabucak olup bitti. Hatamızı hissettik. (…) Çok ateşli olduğumuz için zarafetimiz daha azdı. Doyumu hazırlayan bütün zevkleri birbirine karıştırarak doyuma koştuk.”

“Bir zaman parçasına biçimin damgasını vurmak, güzellik’in, ama aynı zamanda belleğin zorunluluğudur. Çünkü şekilsiz olan şey kavranılamaz, bellekte tutulamaz. Buluşmalarını bir biçim olarak düzenlemek, onlar için özellikle değerliydi, çünkü gecelerinin geleceği yoktu ve ancak anılarda tekrarlanabilirdi.
Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim: Bir adam sokakta yürüyor. Birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. O anda kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hâlâ çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır.

Varoluşun matematiğinde bu deneyim iki temel denklem biçimine girer: Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.”

“…canlı varlığın eline geçen her olanak, en az olası olanı bile, varlığı tepeden tırnağa değiştirir.”

“Kendini çırılçıplak ve savunmasız hissediyordu. Hayatında ilk kez tanınmamış olmayı yürekten diledi.”

“Örneğin, seçilmiş olma duygusu her aşk ilişkisinde vardır. Çünkü aşk, tanım olarak, hak edilmemiş bir armağandır; hak etmeden sevilmek, gerçek aşkın eksiksiz kanıtıdır. Bir kadın bana, ‘Seni seviyorum, çünkü zekisin, çünkü namuslusun, çünkü bana armağanlar alıyorsun, çünkü zamparalık yapmıyorsun, çünkü bulaşık yıkıyorsun’ derse, hayal kırıklığına uğrarım. Bu aşkta çıkarcı bir yan vardır.”

“Kendisini seçilmiş sayan kişi seçilmişliğini kanıtlamak için, bayağılar yığınının bir üyesi olmadığına kendisini inandırmak; başkalarını inandırmak için ne yapabilir?”

“Motosikletinin üzerine yumulmuş giden insan bu gidişin somut bir saniyesine verir kendini yalnızca; geçmişten ve gelecekten kopmuş bir zaman parçasına tutunur; zamanın sürekliliğinden kopmuştur; başka bir deyişle, esrime durumundadır; bu durumda yaşı, karısı, çocukları, kaygıları umurunda bile değildir, unutmuştur onları, bu nedenle korkmaz, çünkü korkusunun kaynağı gelecektedir ve kurtulmuş bir insan için korkacak bir şey yoktur.”

“Sevgilisinin duyarlılığı adama bir Alman romantik ressamının elinden çıkmış manzara resmi gibi geliyor: üst yanda, Tanrı’nın yurdu, uzak ve mavi bir gökyüzü ile akıl almaz biçimlere girmiş ağaçlarla kaplı bir manzara resmi; bu manzaranın ne zaman içine girse, tıpkı kutsal bir mucize karşısında olduğu gibi dize gelmek ve öyle kalmak için dayanılmaz bir istek duyuyor.”

“Bir insanın yalnızca yüksek sesle düşündüğü için hayatına anlamı veren şeyden yoksun kalabildiği bir ülkeden geliyorum.”

“…insan adına layık insan her zaman isyan halindedir, baskıya karşı isyan halindedir ve artık baskı olmasa bile…”

“Gerçekten, hayranlıktan küçümsemeye kolayca geçebilir mi insan?”

“Güncellik’in dalkavuklarının yanıldıkları şey işte bu. Tarihin sahnelediği durumların durumların yalnızca ilk dakikalar süresince aydınlatıldıklarını bilmiyor bu dalkavuklar. Hiçbir olay bütün süresince güncel değildir, yalnızca kısacık bir süre, başlangıçta. Milyonlarca televizyon seyircisinin açgözlülükle seyrettikleri ölen Somalili çocuklar artık ölmüyorlar mı? Ne oldular acaba? Şişmanladılar mı, yoksa zayıfladılar mı? Somali diye bir ülke var mı hâlâ? Dahası, hiç var olmuş muydu? Bir serabın adı olmasın sakın?

Bunların çağdaş dünya tarihini anlayış biçimleri, büyük bir konserde Beethoven’in yüz otuz sekiz yapıtının hepsini birbiri ardınca, durmadan, ama hepsinin yalnızca ilk sekiz ölçüsünü çalarak sunmaya benziyor. Aynı konser on yıl sonra tekrarlansaydı, her yapıttan yalnızca bir nota, yani tek bir ezgi olarak sunulan yüz otuz sekiz notayı konser boyunca çalarlardı. Ve yirmi yıl sonra, bütün Beethoven müziği, sağırlığının ilk günü duyduğu o sonsuz ve çok yüksek noktaya benzeyen çok uzun ve tiz bir nota olarak özetlenebilirdi.”

“Hüzün yeniden gururla birleşiyor ve kendine güveni geliyor.”

“Yapacağımız tek şey, seçmediğimiz insanlık durumuna karşı başkaldırıdır!”

“Kapalı küçük bir yerde söylenen bir sözcüğün anlamı, aynı sözcüğün bir amfitiyatroda yankılanmasından daha başkadır.”

“Sağduyulu hiçbir nedeni olmaksızın şimdi suyun içinde; anlamı yavaş yavaş içini dolduran davranışının sonucu olarak orada; kendi intiharını yaşadığını hissediyor; boğuluşunu; bundan böyle yapacağı her şey, sözsüz söylevini uzatacak olan bir baleden, bir pantomimden başka bir şey olmayacak.”

“…kadın doğruluyor ve merdivene yöneliyor, arkasına bakmaksızın, ama adamın kendisini izleyebilmesi için ağır ağır. Böyle, tek sözcük söylemeden, sırılsıklam ıslak, çoktandır bomboş duran holü geçiyorlar, koridorlara sapıyorlar ve odalarına geliyorlar. Giysilerinden su damlıyor, soğuktan titriyorlar, giysilerini değiştirmeleri gerekiyor.

Sonra?

Sonra ne? Elbette sevişecekler, siz başka bir şey mi düşünüyorsunuz? Bu gece sessiz olacaklar, yalnızca kadın inleyecek, haksızlığa uğramış biri gibi. Her şey böyle sürüp gidecek ve bu akşam ilk kez sahneledikleri oyun daha sonraki haftalarda tekrarlanacak. Kadın, her türlü bayağılığın üzerinde, hor gördüğü bayağı dünyanın üzerinde bulunduğunu kanıtlamak için erkeği dizüstü çökmeye zorlayacak, erkek kendini suçlayacak, ağlayacak, kadın bu yüzden daha da rezilleşecek, onu boynuzlatacak, sadakatsizliğini teşhir edecek, ona acı çektirecek, erkek karşı koyacak, saldırganlaşıp korkunç şeyler yapmaya karar vererek kabalaşacak, bir vazo kıracak, korkunç küfürler yağdıracak, bunun üzerine kadın ağlama numaraları yapacak, onu ırz düşmanlığıyla, saldırganlıkla suçlayacak, erkek yeniden diz çökecek, yeniden ağlayacak, yeniden kendini suçlu ilan edecek, sonra kadın onun kendisiyle yatmasına izin verecek, haftalar, aylar, yıllar boyu, bu böyle sürüp gidecek, taa sonsuza kadar.”

“Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir; bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuştur çağımız; kendi anımasamak istemediğini bize anlatmak için hızını artırır; çünkü kendinden bıkmıştır; kendinden tiksinmektedir; belleğin küçük titrek alevini söndürmek istemektedir.”

(…)

“Dost! Kardeş! Üzülme böyle! Çık! Yatağa git! Unutulduğun için sevin, neşelen. Genel bellek yitiminin yumuşacık şalına sarın. Seni inciten gülüşü unut artık, yok artık bu gülüş, yok, tıpkı yapı iskelelerinde geçen yıllarının var olmaması gibi, yok artık bu gülüş. Şato sakin, aç pencereyi, ağaçların kokusu odanı dolduracak. Soluk al. Üç yüz yaşında kestane ağaçları bunlar. Bu mırıltı, Madame de T. ile Şövalye’sinin küçük evde sevişirlerken duymuş oldukları mırıltılarının tıpkısı; o sırada senin pencerenden görülen o küçük evi ne yazık ki sen göremeyeceksin şimdi, çünkü on beş yıl sonra, 1789 Devrimi sırasında yıkıldı ve ondan geriye Vivant Denon’un öyküsünün birkaç sayfasından başka bir şey kalmadı; sen okumadın bu öyküyü ve büyük bir olasılıkla da hiç okumayacaksın.”

“Yaşadığı cinsel hazzı mı, yoksa adının gülünç çaylağa çıkmasını mı? Kendini garip mi, yoksa mağlup mu hissedecek? Mutlu mu, yoksa mutsuz mu?
Başka bir deyişle: Hazzı yaşayarak, haz için yaşayarak mutlu olunabilir mi? Hazcılığın ülküsü gerçekleşebilir mi? Böyle bir umut var mıdır? En azından bu umudun soluk bir alevi var mıdır?”

“Yalvarırım dostum mutlu ol. içimdeki şu belirsiz duyguya göre, senin mutlu olma yeteneğine bağlı bizim biricik umudumuz.”

“…bir anlatıcı öyküsünde komik rolü oynarsa, her zaman eğlencelidir öykü.”

“Vincent ile Julie çevrelerindeki müthiş toplu çiftleşme gösterisini görünce, sahneleme sanatının gerektirdiği ince bir duyarlılıkla ayağa kalkıyorlar ve çılgınca eğlenen çiftlere birkaç saniye bakıyorlar, sonra, dünyayı yarattıktan sonra uzaklaşan tanrılar gibi ayrılıyorlar oradan. Tıpkı rastlaştıkları gibi ayrılıyorlar, bir daha kesinlikle görüşmemek üzere, herkes kendi yönünde.”
“Yalan söyleyemeyecek kadar üzgün.”

MİLAN KUNDERA
“Yavaşlık / La lenteur”

(Çev: Özdemir İnce, Can Yayınları)