.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

7/26/2011

everything has its place.



Son  günlerde  iyi  uyuyamıyorum  ama  sözünü  etmek  istediğim bu değil tam olarak. Uykuya daldığımı sandığım anda olan bir şey. “Uykuya daldığımı sandığım,” diyorum çünkü aynen öyle. Son  zamanlarda  giderek  daha  sık,  uyuduğumu  hissediyorum ama  düşümde  odamı  görüyorum,  uyuduğumu  düşlüyorum  ve her  şey  yatağa  girmeden  önce  bıraktığım  gibi.  Yerdeki  gazete, komodinin  üstündeki  boş bira  şişesi,  çanağının  içinde  dönüp duran  tek  balığım,  saçım  kadar  bana  özel  olan  bazı  şeyler.  Ve birçok  kez  uykuda  değilken,  yatağa  uzanmış, duvarlara  bakıp uykuyu beklerken acaba gerçekten uyanık mıyım yoksa uyuyor ve odamın rüyasını mı görüyorum, diye düşünürüm.

(…)

Ama  yalnızken ve kendimi  bir  tek  duvarla,  nefes  almakla, tarihle,  kendi  sonumla  kıyaslayabildiğimde  bazı  tuhaf   şeyler olmaya   başlıyor. Anlaşılan ben zayıf bir adamım,   incil’i denedim,  filozofları,  şairleri,  ama  bir  şekilde  hepsi  hedefi  şaşırmışlardı. Tamamen başka  bir şeyden söz  ediyorlardı.  Ben de okumayı kestim uzun süre önce. içki, kumar ve seks biraz işe yarıyordu ve bu yaşantımda cemiyetin,  şehrin, ülkenin herhangi bir ferdi gibiydim; ancak tek fark, benim “başarmak”  isteği duymamamdı.  Bir  aile istemiyordum,  ev  istemiyordum,  saygın  bir iş istemiyordum.  Böyleydim  işte:  entelektüel  değilim, sanatçı değilim,  alelade  bir  insanı  kurtaran köklerden de yoksunum. Arada derede kalmış bir şey  gibiyim ve sanırım bu da deliliğin başlangıcıdır.

(…)

Neyse,  bugüne  dönelim.  Sabahları  kalktığımda  vücudumda izler  oluyor,  mavi  çürükler.  Özellikle  izlediğim  bir  battaniye var. Bu battaniye ben uyurken canıma okuyor. Uyanıyorum ve bazen  battaniye  boğazıma  sarılmış oluyor,  zor  nefes  alıyorum. Hep aynı battaniye. Ama ben bir şey yokmuş  gibi davranıyorum.  Bir  bira  açıyor,  yanş  bültenini  alıp başparmağımla  aralıyor,  yağmur  yağabilir  mi  diye  pencereden bakıp  her  şeyi  unutmaya  çalışıyorum.  Beladan  uzak  ve  rahat yaşamak  istiyorum  sadece.  Yorgunum.  Bir  şeyler  hayal  etmek veya uydurmak istemiyorum. Ama o gece tekrar uyuz etti beni battaniye. Yılan gibi hareket ediyor.  Türlü  biçimlere  giriyor.  Yatağın  üstünde  açık  ve  düz olarak  durmayı  reddediyor.  Ertesi  gece  de  aynı.  Kanapenin önüne,   yere   fırlatıyorum.   Sonra   kımıldadığım   görüyorum. Başımı yana çevirdiğim anda kımıldadığını görüyorum, inanılmaz  bir  hızla.  Ayağa  kalkıp  bütün  ışıklan  yakıyorum  ve gazeteyi   alıp   okumaya   başlıyorum,   ne   olursa   olsun,   son modalar,  kekliği  nasıl  pişirirsiniz,  bahçelerde  bürüyen  yabani otlardan nasıl kurtulursunuz; editöre mektuplar, politik sütunlar, küçük ilanlar, ölüm ilanları ve  gerisi.  Bu  arada  battaniye  kımıldamıyor  ve  ben  3-4  bira içiyorum, bazen gün işiyor ve uyumak kolaylaşıyor. Geçen  gece  olan  oldu.  Veya  akşamüstü  başladı.  Uykusuz olduğum için akşamüstü dört gibi yatağa girdim ve uyandığımda veya odamı düşlediğimde, karanlıktı ve battaniye boğazıma sarılmıştı, beklenen anın bu olduğuna karar vermişti! Bu işin gizlisi saklısı yoktu artık! Beni haklamaya kararlıydı ve güçlüydü,   veya   ben   güçsüzdüm, düşte gibi,  ve nefesimi kesmesini önlemek için tüm gücümü sarfetmek zorunda kaldım, ama  üstümdeydi  yine  de,  küçük  ama  güçlü  ataklar  yapıp  beni hazırlıksız   yakalamaya   çalışıyordu.   Alnımdan   ter   akmaya başlamıştı.  Kim  inanırdı  böyle  bir  şeye?  Böylesine  lanet  bir şeye kim, nasıl inanırdı? Canlanıp beni boğmaya teşebbüs eden bir battaniye? Hiçbir şey ilk kez yaşanmadan inanılır olamaz — atom  bombası  veya  Ruslar’ın  uzaya  insan  yollaması  veya Tann’nın   dünyaya   inip   kendi   yarattığı   insanlar   tarafından çarmıha gerilmesi. Gelmekte olan şeylere kim inanır? Son ateş zerresine? Uzay gemisindeki 8-10 kadın ve erkek, Nuh’un yeni gemisi, insanlığın yorgun tohumunu başka bir gezegene ekmek? Ve  bu  battaniyenin  beni  öldürmeye  çalıştığına  inanacak  adam veya  kadın  nerde?  Bir  tek  kişi  yok,  lanet  olsun!  Bu  da  işleri büsbütün  zorlaştırıyordu  bir  şekilde.  Kitlelerin  hakkımda  ne düşündüğü   konusunda   çok   az bir hassasiyetim   olmasına rağmen,  onların  battaniye  gerçeğini  idrak  etmesini  istiyordum. Tuhaf mı? Nedendi bu? Ve tuhaftır; sık sık intihar düşünmeme rağmen,  battaniyenin  bana  yardım  etmeye  çalışması  mücadele etmeme neden oluyordu.

Charles Bukowski – Büyük Zen Düğünü
Metis Yayınları, (Çv. Avi Pardo)  sf.37-38-40-41