.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

8/17/2011

Soğumuş iki fincan



Kimdir 'öteki'! Bizden olmayan ama 'biz'i tanımlayabilmek için gereksindiğimizdir. Kendisinden başka her şeyi göstermesini beklediğimiz aynadır bazen de.

Kimdir ‘öteki’! Bizden olmayan ama ‘biz’i tanımlayabilmek için gereksindiğimizdir. Kendisinden başka her şeyi göstermesini beklediğimiz aynadır bazen de.

10 küsur yıl önce, ilk köşe yazıma böyle başlamıştım. Her köşenin bir adı olmalıydı, yanımda, en yakınımda hissettiğim sözcüğü apar topar köşeme verdim: ‘Ötekiler’. Artık epeyce eskimiş, tüketilmiş ‘öteki’ tanımlarından, bütün kavramlar gibi kalemimi defalarca tökezleten ‘öteki’ kavramından çok, Dostoyevski’nin romanını anmış, çoğul takısıyla da bu adı yumuşatabileceğimi ummuştum. ‘Biz’e gelince...


O başkalarının sözcüğüydü.


Bir tomar saman kâğıdı ve tükenmez kalemler... Terli avuçlarımda sımsıkı tuttuğum kalemler. Uçsuz bucaksız, çorak kâğıtlar. Bomboş, birbirine yaslanmış, bekleyen... Soğumuş iki fincan kuşatıyor yalnızlığımı ve ağzına dek dolu küllükler. Sanki burada, hayatın kıyısında durmuş, beni kendimden dışarı çıkaracak çağrıyı bekliyorum. İnsana dair bir hikâyeyi -ya da hakikatı- anlatacak sesi bekliyorum. Önünden geçip gidecek birini bekleyen bir ayna gibi. Duvarlarla çevrilmiş, kâğıtlarla, imgelerle, sessizlikle, sanki on yıllardır bekliyorum. Kuru, çıplak, kırılgan sözcükler... Art arda dizilen, birbirine yaslanan, birbirini yankılayan... Suskunluğa doğru koşan. Telve gibi soğumuş, acılaşmış, tel tel olmuş duygularım.


‘İnsan yüreği bir aynadır’ derlerdi eskiden.


Sonsuza dek tutmak isteyeceği görüntüyü arayan bir ayna. Taşla yaşıt.

Tomar tomar kâğıtlara, tükenmez kalemlere, eskimiş, tüketilmiş, kullanıla kullanıla yorgun düşmüş sözcüklere bel bağlamak. Gaddarlığın önünde diz çöken, göz yuman, alttan alan bu dünyayla yüzleşmeyi, yüzleştirmeyi denemek. İnsan yüreğini (gösterişli ama tehlikeli bir tamlama) sarmalayan buzulları kırabileceğini ummak. Kendi ‘ben’inle, benindeki ‘öteki’yle konuşmak. Sözcüklerin yalnızca adlandırdığını, adlandırırken içi boş birer kabuğa,
birer maskeye dönüştüğünü bile bile...


Hiçbir metaforun bir ölüyü diriltemeyeceğini bile bile, ‘h’leri, ‘a’ları, ‘t’leri bir araya getirip ‘hayat’ diye yazmak. İçine kendi soluğunu üflemek.

Gene buradayım, duvarlarla, pencerelerle, harflerle, simgelerle çevrelenmiş. Yeryüzünün kıyılarında, kendi yerime, kendi yazgıma çivilenmiş, bekliyorum. Sonuna dek gerili bir tel gibi uzanmışım büyük, beyaz, boş bir kâğıdın bir ucundan diğerine... Dik açılarla birleşen çizgilerle yuvarlaklar arasında, binlerce geçmiş, binlerce hikâye, binlerce ses arasında... Kendi sesini arayan binlerce acı arasında. Ama insan nedir ki bir aynadan ve bir yankıdan başka? Soğumuş iki fincan kuşatıyor suskunluğumu ve ağzına dek dolu küllükler. Bir tomar kâğıt daha, tükenmez kalemler, bu kez, on küsur yıl sonra, bir okuma gözlüğüyle bir boyunluk.

Sabah olmuş bile. Kent ve ben, bir çatı katı penceresinin ardından birbirimize bakıyoruz, belli belirsiz, gelip geçici bir şey gördüğümüz.