.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

10/30/2011

Theo Angelopoulos : Anlatıyorum




Her yeni girişim muğlak duyguların yarattığı bir karmaşıklığın da yeniden başlangıcı demektir.
Bastırılıp dizginlenemeyen duygular demektir.
Kendini ifade etmeye çalışmanın baskısı demektir.
Kaybettiklerini ve bulduklarını, sonra tekrar kaybettiklerini ele geçirmek demektir.
İyileşmek…
Benim sonum yine benim başlangıcım demektir.
Sinemayla ilişkim tıpkı bir kabus gibi başlamıştı. 1946 ya da 47 yıllarıydı, tam olarak hatırlamıyorum. Savaş sonrası yıllar. Birçok insanın sinemalara akın ettiği yıllar. Biz, çocuklarınsa gişenin önlerinde oluşan uzun kuyrukların arasından sıvışarak balkonun sihirli karanlığında kaybolduğunu hatırlıyorum. O yıllarda çok film izledim, ama hatırladığım ilk film Michael Curtiz’in oynadığı ‘Kirli Yüzlü Melekler’ filmiydi.
Filmde kahramanın iki muhafızın kolları arasında elektrikli sandalyeye doğru getirildiği bir sahne vardır. Onlar yürüdükçe gölgeleri de duvarda büyür.
Sonra birden bir çığlık duyulur… Ölmek istemiyorum!
‘Ölmek istemiyorum!’ Bu çığlık uzun bir süre rüyalarımdan çıkmadı.
İşte sinema hayatıma böyle girmişti. Duvarda gittikçe büyüyen bir gölge ve bir çığlıkla.
Çok erken yaşlarda yazmaya başladım, yakın tarihin gürültülü ve duygusal olaylarının ben de çalkantılar yarattığı bir dönemde.
1940 yılında savaşın sirenleri.
Alman İşgal Ordusu’nun terk edilmiş Atina’ya girişi. İlk sesler, ilk görüntüler.
Sonra, 1944 yılında İç Savaş. Kıyımlar.
Babamın ölüme mahkum edilişi.
Boş bir alanda binlerce ölünün arasında babamı ararken annemin bana tutunan ve tirtir titreyen elleri.
Çok uzun zaman sonra, çok uzaklardan, ondan bir haber almamız.
Yağmurlu bir günde eve dönüşü.
İlk öyküler. Görüntüyü arayan kelimelerle ilk temas. O zamanlar pek farkında değildim. Nedense uzun zaman sonra anladım, ilk senaryomda bu kelimeleri kullanınca.
Kelimeler şöyle dökülüvermişti, ‘yağmur yağıyor.’
Bizim zamanımızda, Homeros ve eski trajedilerin şiirleri okul müfredatında bir hayli yer alırdı. Eski mitolojiler üzerimize çökerdi ve biz de onların üzerine çökerdik.
Anılarla dolu topraklarda yaşıyoruz, eski taşların ve kırık heykellerin üzerinde.
Bütün çağdaş Yunan Sanatı bu ortak var oluşun izlerini taşıyor.
İzlemiş olduğum yolun, almış olduğum derslerin, düşüncelerimin bütün bunlardan ilham almaması imkansızdı.
Şairin dediği gibi, ‘Bu rüyaya daldıkça, bunlar da rüyadan çıktı. Öyle ki, hayatlarımız bile bir bütün oldu, onları birbirinden ayırmak zor artık.’
Erken yaşlardan itibaren edebiyat ve şiirle olan ilişkim, beni dil, estetik ve modernizm üzerine olan bütün araştırmalara yaklaştırdı.
Daha sonra, 60’ların başından itibaren Paris’te, politik hareketliliğin arttığı günlerde, Aristo’nun dramatik sanat tanımını bir noktaya kadar çürütmeyi başaran Brecht’in epik tiyatrosu benim için bir dayanak noktası olmaya başlamıştı.
Sonra ilk filmlerim, yolculuk, sınırlar, sürgün.
İnsan yazgısı.
Ebediyete dönüş.
Bütün saplantılarım filmlerime girer ve çıkar. Tıpkı bir orkestra enstrümanlarının müziğe girip çıkması, tekrar duyulmak için sessizliğe bürünmeleri gibi.
Saplantılarımızla uğraşmaya mahkum edilmişiz. Aslında tek bir film çekiyoruz, tek bir kitap yazıyoruz. Aynı tema üzerine varyasyon ve fügler.
Film çekmeye başladığımdan beri hep aynı ekiple çalışıyorum. Onlar beni tanıyor, ben de onları tanıyorum. Yıllar geçtikçe de her biri benim ailem oldu. Çalışırken beni çok sık sinirlendiriyorlar, ama onları görmeyince çok özlüyorum. Takıma yeni bir teknisyen dahil olduğunda, sanki her şey ona bağlıymış gibi bir şüpheye kapılıyorum. Yeni gelenlerle çekim planları ve belirsizliklerim üzerine konuşuyorum.
Bunca yıl geçti ama hala aynı heyecan, aynı belirsizlik, bizi bir araya getiren aynı istek, nefeslerimizi tutarak çekimin bitmesini beklemek.
Seyahatler, gidişler, başıboş dolaşmalar.
Bir araba, fotoğrafçı bir arkadaşım sessizce arabayı sürüyor ve yollar.
Sık sık hayatta kendimi dengede ve huzurlu hissettiğim yuvanın, arkadaşımın kullandığı arabada yanında oturmak olduğunu düşünürüm. Açık pencere, geçmişe giden manzara.
Görüntüler işte bu yolculuklarda doğar, not tutmak zorunda kalmam. Silüetleriyle beraber doğarlar, kendi renkleriyle, kendi tarzlarıyla, hatta çoğu zaman da kendi kamera hareketleriyle, kendi estetik dengeleriyle ve ışıklarıyla.
Yüzlerce fotoğraf bellek görevini görür, ama film çekilmeden de hiçbir şey bitmez. Filmin çekimleri esnasında her şey yeni gerçekliğine dayandırılarak yeniden üretilir.
Oyuncular, talihli ve talihsiz beklenmeyen olaylar, ani fikirler.
İlk filmimi yaptığımdan bu yana neredeyse otuz yıl geçmiş. Eliot’tan alıntı yaprak söyleyebilirim ki:
‘İşte buradayım, yolun yarısında.’
Tarihin öfkesiyle yıllarım geçti.
Hala görüntüleri nasıl kullanacağımı öğrenmeye çalışıyorum.
Her teşebbüsüm yepyeni bir başlangıç ve bir çeşit de başarısızlık.
Başarısızlık, çünkü yalnızca kendimizi ifade etmek zorunda kalmadığımızda öğrenmişiz demektir.
Dolayısıyla her yeni girişim muğlak duyguların yarattığı bir karmaşıklığın da yeniden başlangıcı demektir. Bastırılıp dizginlenemeyen duygular demektir. Kendini ifade etmeye çalışmanın baskısı demektir.
Kaybettiklerini ve bulduklarını, sonra tekrar kaybettiklerini ele geçirmek demektir.
İyileşmek…
Benim sonum yine benim başlangıcım demektir.”