.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

12/24/2011

Gün / Gece




GÜN:

Burada, bir çatı katı penceresiyle aydınlanan tavanarası odasında, dünden beri yalnızım. Camları boydan boya çatlamış, tozlu, hemen hemen eşyasız bir oda burası. Alçak, diz hizasında, tek kişilik bir yatak, yıllardır kullanılmamış gibi duran devasa bir çizim masası, iki üç raf, hepsi bu. Bir de, köşelere yığılmış boş film kutuları. Kolayca kendimi, gerçekte olduğumdan daha yabancı, daha genç, daha özgür hissedebilirim burada, gelip geçiciliğin bir başka durağında... Gidememekle kalamamak arasında. Sanki o odada, içinde yıllar, geceler, mevsimler geçirdiğim, yanımda taşıyıp getirdğim o tek, en içerideki odada... Dün gece bu kadar yorgun olmasaydım, duvardaki lekelere, özellikle tavandaki iri, ürtükücü lekeye uzun uzadıya bakabilir, yara karanlıkta çeşit çeşit imgeler bulabilirdim. Çeşit çeşit öyküler, lekel leke ben’ler, geçmişler... Derinleşen saatlerin daha gerçek, daha canlı kıldığı imgeler, yarı-sözel varlığımı, kendileriyle birlikte dümdüz duvarlardan çekip çıkaran imgeler.
Dik çatıların arasına sıkışmış bir balkonum var: Mahmur mahmur açan kadife çiçekleri, biri hariç bomboş saksılar, beni derhal benimseyen serçelerle bir karga. Karşımdaki duvarda da kurşun ve şarapnel izleri. Aşağıda pazar kuruluyor, kamyonetler yanaşıyor art arda, kasa kasa marullar, elmalar, portakallar taşınıyor, okul sıraları gibi düzenli dizilmiş tezgâhlara yerleştirilip ıslatılıyor. Birkaç tezgâh elişlerine, dantellere, havlulara ayrılmış, iki üç tanesiyse çiçeklere... Yandaki börekçiden kokular geliyor, şallarına, kot ceketlerine sarınmış çoğu kadın pazarcı, sigaralarını yakıyor, yavaş yavaş suskunluklarından sıyrılıyor. Gürültüyle geçiyor bir tramvay. Saat daha sabahın altısı. Bir saate kalmadan, tıklım tıklım, rengârenk, cıvıl cıvıl olacak pazar yeri, en fazla elliye ellilik bir küçücük meydan, on küsur yıl önce bir roketin altmış sekiz kişiyi paramparça ettiği meydan. Kana, insan beynine bulanmış fotoğraflarının, dünya basınının ilk sayfalarında boy gösterdiği, fotoğrafçılarla muhabirleri ünlendirip sabah çaylarını, kahvelerini yudumlayan okurlara, savaşın nedense unuttukları “acımasızlığını” hatırlatan meydan. Tabutlar gibi sıra sıra dizili tezgâhlara, sade, gösterişsiz dantellere, satıcı kadınların solgun yüzlerine bakarken, savaşı birkaç kez yaşamış Filistinli bir arkadaşımın sorusunu hatırlıyorum: “O darmaduman kentte ne arıyorsun?” Geriye dönmeyi öğreniyorum, demiştim kısaca.
Saraybosna’dayım. Dik yamaçlı tepelerin arasındaki bu küçücük kentte, dağlarla, artık iyice seyrelmiş çam ormanlarıyla, gölgeli vadilerle, mayınlarla, mezarlıklarla çevrili bir kentte... Evlerin, ağaçların arasına, parklara, meydanlara, okul bahçelerine yayılmış mezarlıklar, genç ölülerin mezarları. Sanki her biri, bir başkasını bekliyor, özlüyor gibi. Hangi tepeye başımı çevirirsem çevireyim, bana bakan dimdik, sessiz mezartaşları, beni sürekli izleyen bembeyaz, yansısız gözler. Son, tamamlanmamış bakışlardan örülü bir ağ atılmış sanki hayatın üzerine. Bin dört yüz günlük bir kuşatmadan sağ çıkmış, bütün binları delik deşik, on küsur yıldır ve hâlâ şimdi de yaralarını saran (oysa kimi yaralar sarılmayı da reddediyor, kabuk bağlamayı da) Saraybosna’da, hayatı kutsamayı, her şeye karşın, bir kez daha kutsamayı öğreniyorum belki. Belli belirsiz, tortulu, ama gene de çok saf, çok derin bir sevinci hatırlayarak... Hayat ırmağının böylece akıp gitmesine duyulan sevinç. Beni burada, yalnızlığımın ortayerinde, delik deşik bir duvarın karşısında bırakarak da olsa akıp gitmesine... Yabancı bir kentin, bir çatı katı balkonunda, yeni bir günü beklerken, çoktan bitmiş olanla henüz doğmamış olanın arasında...
Sanırım bunu baharın ilk günü sayabilirim.

GECE

Yakılmış kütüphanenin önündeki taş köprüdeyim. Dolunay, çoktandır görmediğim denli büyük, parlak ve çıplak, sanki insanların dünyasına seslenmek istiyor. Soluk altın rengi, çok daha eski bir dünyadan söz etmek... Çam ağaçlarına sürünecek denli yaklaşmış tepelere... Beyaz taşlardan yansıyor ay ışığı, Milyoçka Irmağı’nın sığ, çamurlu sularından... Sanki burada daha önce yaşadım ben. Bütün bunları, bu kuşatılmışlığı, çembere alınmışlığı, bir daha hiç geri gelmeyecek, asla dönmeyecek olanın, sonsuza dek kaybedilmiş olanın acısını... Sanki daha eski, daha gerçek bir başka hayatımda, ansızın kesilmiş, tamamlanmamış... Geceyarısından önce sessizleşmiş kent, yalnızca “çocuklara ninni söyleyen” ırmağı ve yayları paslanmış bir salıncağı duyabiliyorum. Yaşlı bir kadın, torunu ve köpeğiyle, az ötemdeki parkta sessizce sigara içiyor. Burada, yalnız ve sessiz gecede, beni hayata geri götürecek yolu arıyorum belki. Hayattan buraya geldiğime göre...
Sabah dokuz sularında gelen bir telefonla öğreniyorum, geceyarısı öksüzler yurdunda gaz kaçağından yangın çıkmış, dört aylık bir bebek can vermiş.