.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

1/19/2012

Sonuna kadar gitmeyen bir ikiye ayırma...




— bütün durumlarda yeniden yaşayacaksın! Çabası en yüksek duyguyu sağlayan kişi çaba göstersin; dinlenmesi en yüksek duyguyu sağlayan kişi dinlensin; ait olma, izleme ve itaat etmesi en yüksek duyguyu sağlayan kişi itaat etsin. Yeter ki, ona en yüksek duyguyu sağlayan şeyin bilincinde olsun ve hiçbir şeyin karşısında geri çekilmesin! Burada bengilik söz konusudur!

…/ Nietzsche

Ey Zerdüşt, bir dakika beni dinle –der, bir gün müridi– kafamın içinde bir şey dönüyor: veya daha çok kafamın bir şeyin çevresinde döndüğüne, böylece bir daire çizdiğine inanmak üzereyim.
O halde yakınımız denen şey nedir? İçimizdeki bir şey, bizim bazı değişimlerimiz bilinçli hale geliyor: bir imge, yakınımız işte budur. Ama biz neyiz? Biz de aynı zamanda yalnızca bir imge değil miyiz? İçimizdeki bir şey, bizim değişimlerimizin bilinçli hale gelmesi mi? Bilincine sahip olduğumuz Kendimiz: o da yalnızca bir imge, bizim dışımızdaki bir şey, dışarıdaki bir şey mi? Ve her zaman, Kendimize, bize değil de, yalnızca imgeye dokunuyoruz. Kendimize yabancı ve yakınımız kadar kendimize yakın değil miyiz? Aslında, bizden yola çıkarak yaptığımız bir insan imgesine sahibiz. Ve böylece bizi anlamak için bu imgeyi bize uyguluyoruz! Ah! evet, anlamak!
Kendi kendimizi anlamamız gitgide daha kötüye gidiyor! En güçlü duygularımız, duygular oldukları sürece, dıştaki bir şeyden, dışarıdan, imgeden başka bir şey değiller: benzerlikler, işte oldukları şey. Ve alışkanlıkla iç dünya diye adlandırdığımız şey: ne yazık ki, iç dünya büyük oranda yoksul ve aldatıcı ve kof ve uyduruk!

…/ Klossowski

Nietzsche’nin, düşünce ile istenç arasındaki ilişkiler ve belirli bir ifadedeki anlam oluşumu üzerine olan fizyolojik görüşlerini olduğu gibi kabul edelim; yoğunluk dalgalanmalarına tabi olan bilinçli yaşam kavramından yola çıkarak, bilinç düzeyindeki eğilim ve amaç olarak adlandırdığı şeyi ve bu terimin bilinçdışı terimine göre ifade ettiği şeyi nasıl açıkladığını da anlamaya çalışalım. Bu terimler Nietzsche’de neyi kapsar? Freud’un “buzdağı” anlamındakibilinç ve bilinçdışı’ndan çok farklı bir şey mi? Hiçbir zaman ne bilinç ne de bilinçdışı –ne istenç ne de istençsizlik– olmamış, ama belirlenmiş bir dalgalanmalar sistemine göre eyleyende yalnızca suskunluğun ve ifadelerin bir süreksizliği olmuş görünüyor. Dışsallık, eyleyenin içine günlük göstergeler kodu aracılığıyla yerleştikçe, eyleyen yalnızca bu kod temelinde görüşlerini ifade edebilir ya da açıklayabilir, düşünebilir ya da düşünemez, sessiz kalabilir ya da sessizliğini bozabilir. Eyleyen yalnızca bu kodun bir ürünü olarak düşünebilir. Oysa, bu eyleyen, günlük göstergeler koduna göre (bedensel) bir bütünlük olarak eyleyeni oluşturan dürtüsel güçlerin az veya çok direncine göre düşünen bir eyleyen olarak var olur yalnızca. Hangi ölçüde bu eyleyenin konuşmama, sessiz kalma, eyleme veya eylememe, karar verme veya kararsızlık içinde kalma “bilincine” sahip olduğundan söz edebileceğiz? Dürtüler ve günlük kodun göstergeleri arasındaki az veya çok eşitsiz değiş tokuşun gerçekleştiği kadarıyla. Ama bu durumda bu dürtülerin kendileri için istedikleri şey eyleyenin bilinçdışı değil midir? Buradan bu değiş tokuştaki eşitsizlik, dürtülerin aktarımda kaybettikleri gerçeği ortaya çıkıyor: göstergelerle bir eğilim oluşuyor – dürtüsel yoğunlukları eksi oluyor: düşünce bu şekliyle oluştuğu sırada yoğunluk salınıyor, ama ifade bir defa oluştuğu zaman, göstergelerin devinimsizliği indirgeniyor. Öyleyse yoğunluğun zayıflayan dalgası nereye çekiliyor? Yoğunluk göstergelerin sabitliğini aşıyor ve aralarında kendi izinin peşinde gidiyor ve böylece hep ara (o halde her sessizlik) dürtüsel yoğunluğun dalgalanmalarına aittir (göstergeler zincirinin dışında). Buradaki “bilinçdışı” mıdır? Kendi içinde bu terim, daha sonra uygulanacak olan günlük göstergeler kodunun adlandırılmasından başka bir şey değildir. O halde, en bilinçli eyleyenin bile neler olup bittiğinin bilincinde olmamasını gerektiren nedir? Örneğin, Nietzsche, dürtüler üzerine olan notlarını yazdığı sırada, bu dürtülerin onun üzerinde etkili olduğunu, ama kaydettiği gözlemlerle ona bunları yazdıran dürtüler arasında hiçbir uygunluk olmadığını bilmektedir. Ama Nietzsche adı konmuş bir eyleyen olarak yazdığının bilincindeyse, bunun nedeni, yalnızca yazması için oluşan şeyi bilmesini değil, ama aynı zamanda bilmemesi gerektiğini (yazmayı ve düşünmeyi istiyorsa) ve daha sonra dürtülerin kendi aralarındaki kavga diye adlandıracağı şeyi tüm gerekliliğiyle anında bilmediğini bilmesidir. Yazmayı bırakıyor mu ve hatta artık hiçbir şeyi düşünmemeyi deniyor mu – (saçma bir düşleme biçiminde) kendini bilinçdışına bıraktığı söylenebilir mi?

…/ Deleuze

…Birinci tekil şahıs, varoluşumuzu zaman içinde değişen ve edilgin bir benin varoluşu olarak belirliyorsa, zaman, zihnin onu izleyerek kendi kendini etkilediği bu biçimsel ilişkidir ya da bizim kendi kendimizden içsel olarak etkilenme şeklimizdir. O halde zaman, kendinin kendinden edindiği Duygu ya da en azından, kendinden etkilenmiş olmanın biçimsel olanağı olarak tanımlanabilecektir. Artık basit ardışıklıkla tanımlamayan, değişmez biçim olarak zaman, işte bu anlamda,içsellik biçimi (iç duygu) olarak ortaya çıkar, oysa artık birlikte varoluş ya da eşzamanlılıkla tanımlanamayan mekân, kendi yönünden dışsallığın biçimi, dış nesne olarak ortaya çıkar. İçsellik biçimi, basitçe zamanın zihnin içinde bulunduğu anlamına gelmez, çünkü mekân da bir o kadar zihnin içindedir. Dışsallık biçimi de mekânın “başka şey” gerektirdiği anlamına gelmez, çünkü tersine, başka ya da dış nesneler olarak nesnelerin bütün temsilini mümkün kılan mekândır. Ama bu şu demektir ki, içsellik ne kadar aşkınlık içeriyorsa (çünkü zihnim, zamana göre, benden başkası olarak temsil edilmiş bulunur), dışsallık da o kadar içkinlik içerir (çünkü mekân, zihnimin içinde kalır). Bizim içimizde olan zaman değildir, ya da en azından özel olarak bizim içimizde olan zaman değildir, asıl biz zamanın içindeyiz ve bu sıfatla, onun tarafından, onu etkileyerek bizi belirleyenden her zaman ayrılırız. Birliğimiz varlığını koruduğu halde, içsellik kendi kendimizi oymamızı sürdürür. Sonuna kadar gitmeyen bir ikiye ayırma, çünkü zamanın sonu yoktur, ama sınırsız mekânı oluşturan bir kayma, bir dalgalanma gibi, zamanı oluşturan bir baş dönmesi, bir salınım vardır.

prosceniumarc