.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

4/30/2012

25 Haziran 1905



Pazar öğleden sonra. İnsanlar, Pazar yemeklerini vermis, Pazar giysileri içinde Aastrasse'de bir asağı bir yukarı geziniyor ırmağın mırıltısına eslik eden alçak seslerle konusuyorlar. Dükkânlar kapalı. Üç kadın Marktgasse'de yürüyor, arada bir durup ilanları okuyor, vitrinlere bakıyor, yavas yavas ilerliyorlar. Bir han bekçisi merdivenleri süpürüyor, mermer duvarın önünde oturup gazetesini okuyor, sonra gözlerin yumuyor. Caddeler uyukluyor. Caddeler uyukluyor, havada bir yerlerden bir keman sesi süzülüp geliyor. Üzeri kitaplarla dolu bir masanın basında, genç bir adam ayakta keman çalıyor. Yumusak bir parça. Çalarken bir yandan da asağıya bakıyor, caddeden geçenleri seyrediyor. Yanyana bir çift görüyor. Koyu kahverengi gözleriyle onlara bakıyor, sonra bakısları ilerlere yöneliyor. Hareketsiz. Tek hareket müziği. Müzik odayı dolduruyor. Kıpırdamadan duruyor ve alt kattaki karısıyla bebeğini düsünüyor. O çalarken, tıpkı ona benzeyen bir adam odanın ortasında avakta keman çalıyor. Öteki adam asağıdaki caddeye bakıyor, yanyana yürüyen çifti seyrediyor. O keman çalarken, üçüncü bir adam ayakta keman çalıyor. Aslında bir dördüncü, bir besinci, odalarında ayakta durmus keman çalan sayısız genç adam var. Sonsuz sayıda melodi ve düsünce var. Ve genç adamların kemanlarını çaldıkları bu bir saat aslında bir saat değil saatler. Çünkü zaman iki ayna arasındaki ısık gibi. Zaman sonsuz sayıda görüntü, melodi, düsünce yaratarak öne, arkaya yansıyor. Bu dünya sayısız kopyaların dünyası.

İlk adam düsünürken diğerlerini hissediyor. Onların müziğini ve düsüncelerini hissediyor. Kendini bin kere tekrarlanıyor gibi hissediyor. Kitaplarla dolu odasının bin kere tekrarlandığını hissediyor. Düsüncelerinin tekrarlandığını hissediyor. Karısından ayrılsa mı? Peki karısının ona Politeknik kütüphanesinde masanın ardından baktığı âna ne demeli? Peki su kabarık kumral saçları? Öyle rahat edebiliyor mu? Hangi yalnızlık, ona su kemanı çaldırıyor?

Diğerlerini hissediyor. Kendisinin bin kere tekrarlandığını hissediyor. Bu odanın bin kere tekrarlandığını, düsüncelerin tekrarlandığını hissediyor. Hangi tekrar kendisi-ninki. Hangisi gerçek kimliği, gelecekte benliği? Karısından ayrılsa mı? Öyle rahat edebiliyor mu? Hangi yalnızlık, ona su kemanı çaldırıyor? Düsünceleri her kopyası arasında bin kere gidip geliyor, bir öne bir arkaya çarpıyor; her çarpısta zayıflayarak tekrarlanıyor. Karısından ayrılsa mı? Öyle rahat edebiliyor mu? Hangi yalnızlık? Her yansımada düsünceleri biraz daha zayıflıyor. Öyle rahat edebiliyor mu? Hangi yalnızlık? Soruların ne olduğunu artık güçlükle hatırlayana dek düsünceleri giderek zayıflıyor. Hangi yalnızlık? Bos caddeye bakarak çalıyor. Müziği havada süzülerek odayı dolduruyor, aslında sayısız saatler olan bir saat geçtiğinde, yalnızca müziği anımsıyor.

Alan Lightman / Einstein'in Düsleri