.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

4/27/2012

Nadja ( Bölüm 3 )



Çoktan hazır yüreğimin yuvası
Kapısı açılır mı açılır ancak yarın
Bir şey yok madem pişman olası
Güzel kocacığım gelebilirsin yarın     (Varyant: Yeni aşkım gelebilirsin yarın)

İnanılmaz bir şekilde şunu diledim hep; geceleyin bir ormanda, güzel ve çıplak bir kadınla karşılaşmak; ancak böylesi bir dilek bir kez ifade edildi mi, hiçbir anlamı kalmayacağından, bu kez inanılmaz bir şekilde böyle bir kadına rastlamamış olduğuma pişmanım. Böylesi bir karşılaşmayı varsaymak öylesine çılgınca bir şey değil alt tarafı: Olmayacak şey de değil. Bana öyle geliyor ki her şey bir kalemde durur ve ah! yazmakta olduğumu da yazmazdım o zaman. Aklın mevcudiyetinin yokluğunu bir olasılıkla en çok hissettiğim, bu tür duruma bayılıyorum. Bu durum karşısında kalkıp kaçmaktan başka bir şey akıl edemezdim (Bu son cümleye gülenler domuzdur). Geçen yıl bir akşam vakti "Electric-Palace"ın oralardaki galerilerde, üstünden çıkarıp atacak bir mantodan başka hiçbir şeyi olmayan bir çırılçıplak kadın, bembeyaz teniyle, bir sıradan diğerine gidip geliyordu. Bu kadarı bile baş döndürücüydü. Ne yazık olağanüstü olmaktan uzak "Electric"in bu köşesi, hiçbir ilginç yanı olmayan bir sefahat mahalliydi.
Ne var ki, benim için gecenin çökmesi ve kalkmasının (o halde bu, gün olsa gerek, öyle değil mi?) söz konusu olmadığı yere, aklın ta dip köşelerine gerçekten çökmek demek, Fontaine Sokağına, bugün yerinde bir barın bulunduğu "Théâtre des Deux Masques"a gitmek demektir. Tiyatrodan fazla bir zevk almamamın üstüne üstüne giderek, bir zamanlar, burada oynanan oyunun, eleştirmenlerin saldırısına uğradığı ve hatta yasaklanmasını istemeye kadar gidildiğine göre, kötü bir şey olmayacağı inancıyla gittim oraya. Oyun, bu tiyatronun repertuarını oluşturan "Grand-Guignol" türünün beterinin beterleri arasında, basbayağı yersiz kaçıyordu; kabul edilir ki, bu da pek öyle safsata bir tavsiye olamazdı. Les Détraquées için duyduğum sınırsız hayranlığı ifade etmekte gecikmeyeceğim; oyun hep anımsamak istediğim tek tiyatro eseri (bundan şunu anlıyorum: Sahnede oynanmak üzere yazılmış) olarak kaldı ve uzun zaman da böyle kalacaktır. Oyun görülmemekle neredeyse her şeyi yitiriyor, en azından oyun kişilerinin her bir girişimi ise taklit edilmemekle her şeyini yitiriyordu, ısrar ediyorum, oyunun en az tuhaf tarafları bunlar da değildi. Bu çekinceleri koyduktan sonra artık oyunun konusunu açmak boş bir çaba olmayacak.
Olayın geçtiği yer bir yatılı kız okulu. Perde okul müdiresinin odasının üzerine kalkar: Kırk yaşlarında, önemli bir kişi havasındaki sarışın müdire, odasında yalnızdır ve olağanüstü sinirli bir hali vardır. Yaz tatili öncesidir ve endişeyle birisinin gelmesini beklemektedir: "Nerede kaldı şu Solange..." Odanın içerisinde sinirli sinirli dolaşmakta, eşyalara, kağıtlara çarpmaktadır. Arada bir, bahçeye bakan pencereye gider, teneffüs yeni başlamıştır. Önce teneffüs zili sonra da ordan burdan, küçük kızların, uzak bir uğultuya dönüşen neşeli çığlıkları duyulur. Sersem sepelek, bön bön bakan bir bahçıvan kafasını sallamakta, çekilmez bir şekilde abuk sabuk konuşmakta, söyleneni geç mi geç anlamakta, telaffuz hataları yapmaktadır; kız okulunun bahçıvanı, kapının yanında durmakta, anırır gibi, ipe sapa gelmez laflar sarf etmekte ve bir türlü gitmek bilmemektedir. Gardan dönmektedir ve Matmazel Solange'ı trenden inerken görmemiştir: "Mat-mazel-So-lan..." heceleri lastik gibi çekip uzatmaktadır. Sahnedekilerle birlikte seyirci de sabırsızlanmaktadır. Bu arada kartvizitini gönderen bir yaşlı hanım içeri alınır. Torunundan oldukça karışık bir mektup almıştır, ancak küçük kızın, kendisini almaya gelmesi için yalvardığı açıktır. Yaşlı kadını ikna etmek zor olmaz. Yılın bu döneminde çocuklar her zaman biraz sinirlidir. En iyisi küçüğü çağırıp, birisinden ya da herhangi bir şeyden şikayeti olup olmadığını sormaktır. Kız içeri girmiştir bile. Büyük annesini kucaklar. Çok geçmeden görülür ki gözlerini kendisini sorguya çekenin gözlerinden ayıramamaktadır. Yanıtları, yaptığı birkaç inkar edici hareketle sınırlıdır. Birkaç gün sonra yapılacak ödül dağıtım törenini niçin beklemeyecektir? Kızın konuşmaktan çekindiği hissedilir. Okulda kalacaktır. Boyun eğer, ortadan çekilir. Kapıya doğru gider. Eşikte, içten içe büyük bir mücadele verir gibidir. Koşa koşa dışarı çıkar. Büyükanne teşekkür eder ve izin ister. Müdire gene yalnızdır. Anlamsız, dehşet verici bir bekleyiştir bu. Odadaki eşyalardan hangi birinin yerini değiştireceğini, hangi hareketi yapacağını, beklenilenin gelmesi için ne yapacağını bilemez... Sonunda bir araba sesi... İzlenmekte olan çehre nurlanır birden. Ebediyet, karşısında durmaktadır. Tapılası bir kadın kapıyı vurmadan içeri girer. Gelen odur. Kendisini kucaklayan kolları hafifçe iter. Esmer mi kumral mı belli değildir. Gençtir. Hem baygın hem umutsuzca, hem incelikle hem de zalimce bakan şahane gözler... İpincecik, son derece sade giyimli, koyu renk bir elbise, siyah ipek çoraplar. Ve üzerinde, alabildiğine hayran olduğumuz bir parça "toplumdışılık." Az önce neler yaptığı söz konusu olmaz, bir yerde alıkonulduğunu söyler, özür diler. Dış görünüşündeki olağanüstü soğukluk, kendisine gösterilen ilgiyle olabildiğince çelişkilidir. Yapmacık olduğu belli olan bir kayıtsızlıkla, günlerinin nasıl geçtiğini anlatır, geçen yıl aynı dönemde gelişinden beri pek az şey olmuştur. Öğretmenlik yaptığı okulla ilgili olarak pek kesin bir şey söylenmez. Ama (burada konuşma son derece samimi bir havaya bürünecektir) şimdi sıra Solange'ın birbirinden çekici, birbirinden güzel, birbirinden yetenekli bazı öğrencilerle arasındaki yakın ilişkilere gelmiştir. Hülyalara dalar. O anlatırken öylesine dinlenmektedir ki, ağzının içine düşülecektir sanki. Birdenbire keser konuşmayı, çantasını açar açmaz, koyu renk jartiyerinden az daha yukarıları görülen muhteşem kalçaları ortaya çıkar. "O da ne, kendine iğne yapma huyun yoktu eskiden! -Oh! Hayır! Şimdi, ne yaparsın." Olağanüstü vurucu bir bezginlik ifadesiyle verilen bir yanıttır bu. Yeniden canlanmış gibi, şimdi de haberleri alma sırası Solange'a gelmiştir: "Ya sen... Senin burada? Anlat bakalım." Buraya da çok sevimli yeni öğrenciler gelmiştir. Hele bir tanesi. Öylesine tatlıdır ki. "İşte canım bak." İki kadın da uzun süre pencereden aşağı sarkarlar. Sessizlik. ODAYA BİR TOP DÜŞER. Sessizlik. "İşte o! Şimdi yukarı çıkacak. Emin misin?" Her ikisi de ayakta duvara dayanmışlardır. Solange gözlerini kapatır, gevşer, içini çeker, kımıldamadan durur. Kapıya vurulur. Biraz önceki çocuk ağzını açmadan içeri girer, usul usul topa yaklaşır, gözleri müdirenin gözlerindedir; parmaklarının ucuna basa basa yürür. Perde. - Bir sonraki perde, bir sofada gece vaktidir. Aradan birkaç saat geçmiştir. Elinde çantasıyla bir doktor vardır ortada. Çocuklardan birinin kaybolduğu farkedilmiştir. Allah vere de başına bir kaza gelmemiş olsa! Herkes telaş içindedir, okul ve bahçesi didik didik aranmıştır. Müdire öncesine göre daha sakindir. "Çok tatlı bir çocuktu, hüzünlü bir hali vardı. Tanrım, büyük annesi daha bir saat önce buradaydı! Birisini biraz önce aramaya gönderdim onu." Doktorun kuşkuları vardır; iki yıl arka arkaya, tam çocuklar tatile çıkacağı sırada gelen kazalar. Geçen yıl kuyuda bir cesedin bulunması. Bu yıl... Bahçıvan saçma sapan laflar eder, ağlar sızlar. Gidip kuyuya bakmıştır. "Garip şey; bundan daha ağır bir şey olamaz." Doktorun bahçıvanı sorguya çekmesi boşunadır: "Garip şey." Bir el feneriyle bahçeyi baştan başa arşınlamıştır. Küçük kızın okul dışına çıkmış olması olanaksızdır. Kapılar sıkı sıkıya kapalıdır. Duvarlar vardır. Okul içindeyse, koydunsa bul. Kaba adam kendi kendine sefilane bir şekilde kafa yormaya, mantık yürütmeye devam eder, hep aynı şekilde, gittikçe daha anlaşılmaz bir şekilde, temcit pilavı gibi tekrarlar durur. Doktor da bu durum karşısında dinlemeyi bırakmıştır. "Garip doğrusu. Evvelki yıl hiçbir şey görmemiştim ben. Yarın bir mum koyayım bari... Şu küçük kız nerede olabilir ki? Doktur bey. Başüstüne doktur bey. Gene de garip doğrusu... Şu işe bak, Mam-zel-Solange daha dün gelsin de... -Ne, şu Matmazel Solange'ın burada olduğunu mu söylüyorsun? Emin misin? (Ah geçen yıl düşündüğümden beter bu kez). Bana bırak sen." Doktor bir sütunun arkasına gizlenir. Henüz gün doğmamıştır. Solange sahnenin bir ucundan diğerine yürür, geçer gider. Herkesteki telaştan eser yoktur onda, bir otomat gibi burnunun doğrusuna yürür. Aradan kısa bir zaman geçmiştir. Bütün aramalar boşunadır. Yeniden müdirenin odası. Çocuğun büyükannesi görüşme salonunda fenalık geçirmiştir. Hemen gidip teskin edilmelidir. Her iki kadının vicdanları rahat mı rahat görünmektedir. Gözler doktordadır, komiserdedir, uşaklardadır, Solange'dadır, müdirededir... Müdire, bir kalp kuvvetlendirici ilaç aramak için ecza dolabına yönelir, açar... Çocuğun, baş aşağı sarkmış kanlı bedeni ortaya çıkar, yere yığılır. Ve feryat, unutulmaz feryat (oyun sırasında, kız çocuk rolünü oynayan oyuncunun on yedi yaşını bitirmiş olduğunu seyirciye bildirmekte yarar umulmuştu. Ama asıl önemli olan, kızın on bir yaşındaymış gibi görünmesiydi) Bilmiyorum sözünü ettiğim feryat, oyunu tam tamına noktalıyor muydu? Ama umuyorum ki yazarları (oyun, komik rollerin oyuncusu Palau ile, Thiéry adlı bir cerrahın işbirliğiyle ve hatta hiç kuşkusuz birkaç iblisin de onlara katılmasıyla yazılmıştı sanırım)* Solange'ın daha fazla acı çekmesini istememişlerdi, bu oyun kişisi gerçekten de öte, öylesine çekiciydi ki, görünüşte de olsa bir ceza çekmesine razı olmamışlardı. Zaten böyle bir cezayı bütün ihtişamıyla inkar ederdi o da. Sadece şunu ekleyeceğim: Solange rolü o devrin en hayranlık verici ve kuşkusuz tek ve eşsiz kadın oyuncusu tarafından üstlenilmişti, aynı oyuncuyu "Deux Masques"ta bundan daha az güzel olmadığı başka oyunlarda da görmüş ama ondan söz edildiğini bir daha duymamıştım; benim için utanç verici** bir şeydi bu; oyuncunun adı Blanche Derval'di.



** Ne demek istemiştim böyle söylemekle? Ona yaklaşmam ve ne pahasına olursa olsun, gerçek kadınlığını ortaya çıkarmayı denemem gerektiğini... Bunun için kadın tiyatro oyuncuları karşısında belli bir ön yargıyı aşmam gerekiyordu. Bu yargıyı besleyen Vigny ve Nerval'in anısıydı. Burada, "tutkusal bir çekim"e neredeyse kapıldığımdan dolayı suçluyorum kendimi. (Yazarın notu,1962.)