.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

5/22/2012

Geçmişi hatırlamak güzeldi, ama hiçbir anlamı yoktu



Düşünce çeşitli kalıplarda akar gider. Tek bir çizgide sabitlenmez; çapraz akışlar, dikey anlatımlar, grafik tasanmlar hep iç içedir. Metabolizma hızlanır, hazım gerçekleşir; enerji bioenerji atma binip beyne yeni bir ivme kazandırır.

Artık biosfer, sosyosfer, piskosfer, o vücut ya da beden dediğimiz büyük atmosferin içinde kendi düzenekleriyle yaşama katılmayı beklemektedir.
Yemek bitmiş; beyinler, yiyeceklerin kimyasıyla hareket ediyor. İki yüzyıl arasında kasılmalı çalkantılar yaşıyordu.
Gezen grup bilgi konusunda taşıyıcılık yapıyor. On dokuzuncu yüzyıldan, yirmi birinci yüzyıla kadar geçen zaman dilimini paralel kurgu yaparak kişi ya da kişiler aktarıyorlardı.

Kader çarkı çıkmıştı bir kere tarot kartlarında ve Nemesis gibi harmaniye bürünmüş kadın.

O kadın!

Tırnaklan siyah, dudakları siyah, gözleri, o kavuniçiden mora çalan gözleri hafif bir mil çekilmiş gibi deliciydi; deliceydi. İşlek bir caddenin karşı tarafına geçerken otuz üç kişiyi çarpıştırabilecek fiziki güzelliğe, fettan tavırlara sahipti. Üç çocuklu, varlıklı bir ailenin kızıydı. Liseyi bitirdiğinde kendi sınıfına karşı duyduğu acımasız nefret onu ailesinden soğutmuştu. O tasarlanmış bir özgürlükten yana değildi; kuş gibi, böcek gibi, çilek gibi yaşamadan yanaydı. Milyonlarca insanın gereksiz tüketim çılgınlığının yanında kendine böyle mütevazı bir yaşam seçmesinin tek nedeni vardı: Aşk.

Klasik kitaplardan, efsanelerden, sözlü anlatımlardan duymuştu adını. Geçmişi hatırlamanın, geleceğe perdesiz bakmanın adıydı aşk  isminin Sevda oluşu aşkı bulmasında önemli bir rol oynamıyor, küçük tanışmatanıştırma şakaları yapıyordu. Şimdi otuz yaşına gelmiş, girip çıkmadığı âlem kalmamış, ailesinden ayrılmış, kardeşleri yurt dışında okuyarak sisteme dahil olmuşlar. Sevda, deli Sevda ise vücuduna binlerce litre alkol emzirmiş, rakı masalarından şarap masalarına, duman âlemlerinden çizgi yollarına kadar her "türlü" kovalamıştı!

Mutsuzdu; ailesinden biraz para almış, Amerika'ya uçuyor, çizgi kafasıyla elindeki kitabı sinirli, ağlamaklı, mutlu ve garip bir sevinçle okuyordu. Uçak Atlas okyanusunun üzerinde on üç bin feet'te tam gaz sekiz motor onon iki havariyle gidiyordu. Fuuuu... Zızz. Şişştt. Uçakta yüzünün aldığı ifade hostesleri tribe sokuyor; yeni bir mimik geliştirip yolcuları da tribe sokmayı ihmal etmiyordu. On sekiz saat sonra New York'a inmiş, okuduğu kitap bitmişti. Orada o anda olması çok saçma, anlamsız geliyordu; yeni bir hayata başlamak için seçtiği nokta, tercih ettiği dil, üzerinde bulunduğu coğrafya yabancı geliyordu. Sevda uçakta okuduğu kitabın yazarının önerdiği dünyada yaşamak istiyordu. Ne kadar yanlış seçim! Kitapta anlatılan dünya, kurmaca bir dünyaydı ve yirmi sene önce yaşanmış, yirmi sene sonra bir araya getirümiş bir hayatın fantastik kurgulamasıydı.

Kitabın arkasında yazarın profilden çekilmiş siyahbeyaz resmi Sevda'yı tam o noktadan, yıllarca kimseye açmadığı yüreğinden yakalamıştı. Binlerce insanla tanışmış, yüzlerce insanla beraber olmuştu ama yüreği, o tek kanatlı kum saati, ilk defa gönül tahtasına vurarak boşalıyordu. Kararını vermişti. İstanbul'a dönecek, labirentler şehrinde kalbinin ipek yoluna giden deveyi bulacaktı. Bu esmer deve bizim gönüller çilingiri Meto'dan başkası değildi.

Meto o zamanlar sekiz otomatik Malibu'ya biniyor, aralıklı fren darbeleriyle şehrin kaydırmalı detaylarını inceliyordu.

Sevda sekiz saat sonra İstanbul'a kalkan bir uçağa binmişti. Cam kenarına oturmuş, ince bir kız sigarası sarmış, sigaranın içine birkaç diş atmış, ilk dumanı almıştı bile.

Hayatı boyunca deli gibi yaşamış, sükûnetti ve hülyalı nefes almayı öğrenmemişti. Yan koltukta oturan İngiliz işadamını kıllandırarak dönüyordu İstanbul'a. İşadamını külandırmak için bir şey yapmıyordu, varlığı insanı tribe sokmak için yeterliydi.

Meto hayata karşı çeşitli yetenekler sergileyen adam, pis herif. Her konuda kafası çalışan mahlukat. Çamaşır makinesi, ütü, otomobil, buzdolabı, koltuk, domates, kivi üretebilir, tamir edebilir, çeşitli modellerini yemden dizayn edebilen, üstelik roman yazan, şiir okuyan, sinemayla uğraşan çok yönlü maymun. Gözlerindeki perdeyi kaldırabüen şahsiyetler Meto'nun Adem neslinin bir devamı olduğunu rahatça görebilirler. Meto peşine taktığı ve hayatlarını bataklığa sürüklediği insanlarla buluşmak için voltalıyordu caddede. Caddelerin en ışıltılısı, en tılsımlısı. Her adım atışı bir film karesi gibi güzel, belirlenmiş; daha sonra yapacağı şık hareketi müjdeliyordu. Kafasında doksan dokuz tilki vardı ve kuyruklarını birbirine değdirmiyordu  canı sıkılınca değdiriyor, tilkileri kısa devre yapıp beyninin içinde kavuruyordu.

Dilencilerden nefret eden bu adam, kadınlara karşı akıl almaz bir duyguyla yaklaşıyor, peşindeki yüzlerce kadını atlatıp bir başka kadınla buluşmaya gidiyordu. İşe bakın ki; buluşacağı kadını tanımıyordu; rüyasında görmüştü. Mekân ışıklı ve müzikli bir yerdi; tüm İstanbul olabilirdi, gezecek, gezecek, gezecek, sonunda onu bulacaktı. Yine yatağında dönüyor, yine kafesinde ötüyordu. Hayaller uykuya geçit vermediği için kalktı, geçmişi hatırlamak güzeldi, ama hiçbir anlamı yoktu

Fındık Sekiz / Metin Kaçan