.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

6/10/2012

Yedinci Ağıt & Okumak



Okumak, görmek gibidir: görmeyi ve okumayı öğrendiğimiz gibi görür ve okuruz, zorlayıcı biçimde, bilinmeyeni önceden bilinene götürerek. Yani onu yok ederek. Sonuç sıfır. Sanırım bu yüzden, birçok insan imgeleri ve mecazları sever: sürpriz etkisi geçtiğinde, aykırılığın arkasında olanın, aslında tanıdık oluşunu farketmekte güven verici bir şey vardır. İleti çözülür, ayaklar yere, sıfır noktasına basar.
Burada, başka türlü yaklaşmak gerekir. Sorun, yazılmış olanın arkasında ne olduğunu sormak değil, yazılmış olanı okumaktır. Bunu yapmayı öğrenmediğimiz için de, bu zordur. “Gözümün önünde olanı görmek, benim için ne kadar da zor!” diye yazıyordu Wittgenstein. O zaman okumak için, okuma alışkanlıklarımızdan, en azından bir bölümünden sıyrılmamız gerekir. Louis Zukofsky şöyle diyordu: “Yapılacak tek şey, alışkanlıklardan kurtulmaktır. [...] Böylelikle, ansızın bir şey görürüz.”
Biz bu yüzden, şairlerin kendilerini anlattıklarını sanırız. Bu ağıtın metinlerinin, birinci tekil şahıs ağzıyla yazılmış olsalar bile, kişinin kendini açıklamasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Görmeye alıştığımız şeylerden çok başka bir şeyi görmeye ve göstermeye çabalayan biri tarafından yazılmışlardır.
Engel, metnin zorluğunda değildir. Engeli, alışılmış okuma ölçütleri yaratır. Örneğin bir sayfayı okurken, “yazarın ne demek istediğini anlamıyorum” dediğinizde, kavrayamadığınız gizli bir anlam olduğu ilkesinden yola çıkmaktasınızdır. Sorun, tam da onun ne demiş olduğunu anlamak istemenizdir. Olacak şey mi! Bir şiirin işlevi, bir bulaşık makinesinin kullanma kılavuzununkiyle aynı değildir. Zaten siz o metnin yazarı olmadığınıza göre, onun ne demek istediğini büyük bir olasılıkla hiç bilemeyeceksinizdir (hatta kimi zaman kendisi bile açıkça bilemeyebilir). Sorun bu değildir. Sorun, onun yazdığıyla sizin ne yapabileceğinizi bilmenizdir, “tabii siz de ondan bir şey yapabilecek yeterlikteyseniz.” Burada destek alabileceğiniz tek şey okur içtenliğinizdir.
“Ama hâlâ bir şey görmüyorum diyebilirsiniz.” Eh, o zaman geçin bu sayfayı, bir başkasını deneyin, belki de titreşimini yakalayacağınız bir dize, bir cümle ya da bir sözcüğün karşınıza çıkabileceği bir an gelir. Okumak, oltayla balık avlamak gibidir. Saatlerce hiçbir şey yakalamadan beklersiniz ve birden bir şey tutarsınız. Bu metinde insanı şaşırtan şeylerden biri de, onun çoğu zaman kopuk, parçalı niteliğidir. Dolayısıyla, parça kavramı üzerinde durmak gerekir.
Genellikle parça sözcüğü, bir kalıntı, bir atık, bir uç, bir kırıntı çağrıştırır. Daha önce bir bütün olan, ama sonra kırılmış ve sadece kırıntıları kalmış bir şeyi akla getirir. Bir vazo ya da bir fresk parçası gibi.
Burada ortaya çıkabilecek sorun, bütün bu belli belirsiz cümle görüntüleri, söylem kalıntıları, uçuşan önermeler karşısında ne yapacağımızdır. Hata, bu parçaların anlamı kavramak için gizli (ya da yitik) hangi bağlama ait olduklarını bilme ihtiyacımızdan kaynaklanır. Sanki bunu bilmezsek, karanlıkta kalacakmışız gibi gelir bize.
Gerçekte beyaz üzerine siyah yazılmış bu önermeler, önceden varolan hiçbir bağlamı düşünmeden, oldukları gibi ele alınmalıdır. Bu önermeler, ortaya çıkış ve eklemleniş biçimleri önceden kestirilemeyen anılar gibidir. Bellek de hiçbir zaman doğrusal değildir. Büyük bir düzensizlik içinde sıçramalarla ilerler. Peki bir anının anlamı nedir? Bir anı, ne anlamlıdır, ne de anlamsız. Şimdiki zamana ilişkin bir “inanma anı”dır. Dolayısıyla hayatımızı, anılar arasında bağıntılar kurmakla geçiririz. Bu bağıntıların anlamını sağlayan nedir? İçtenliğimiz.
Yazıda çok önemli olan içtenlik kavramını kuşatmak kolay değildir. Sözcük karışıklığa neden olabilir ama Zukofsky’nin de dediği gibi: “Ondan bir şey yapabilecek yeterlikteyseniz, kullanamayacağınız hiçbir sözcük yoktur.” Bu “yeterlik”, belki de içtenliğin en iyi açıklamasıdır. Wittgenstein, aşağı yukarı aynı şeyi söylemek için, cesaret’i kullanıyordu: “Düşüncelere fiyat biçebilirdik. Kimileri daha pahalı, kimileri daha ucuz olabilirdi. Peki düşünceler için fiyat birimi nedir? Sanırım cesaret.”
İçtenlik, demek ki burada psikolojik ya da ahlaki anlamda (iyi niyet, doğruluk, sahicilik) değil ama hem başkalarına karşı bütün baştan çıkarma etkilerini, hem de insanın kendisinden hoşnut olma eğilimlerini dışlayan entellektüel ve etik bir niyeti dile getiren bir anlamda kullanılmalıdır. Her şeyden önce, kişinin kendisiyle ilgili bir iştir bu. Gene Wittgenstein şöyle diyor: “Yazdığım her şey çoğu zaman kendimle bir diyalogtur. İki çift göz arasında söylenen şeyler.”
George Oppen bir içtenlik testinden söz ediyordu – "bir şeyin hakiki olduğuna inandığımız bir an, bir gerçek zaman vardır ve bu inanma anlarından yola çıkarak bir anlam oluştururuz.”