.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

6/10/2012

Rüzgarlara Söyleyen



Ben, José Antonio Maria Vaz, bu nemli, bunaltıcı gecede güneşten yanmış, kırmızıya çalan bir kerpiç damda durmuş dünyanın sonunu bekliyorum. Pisim, ateşim var ve giysilerim olacak sökük paçavralar cılız vücudumdan çılgın bir biçimde firar edermişçesine üstümden dökülüyor. Ceplerimde un var, benim için altından bile değerli olan un. Çünkü daha bir yıl öncesine kadar temsil ettiğim bir şey vardı, fırıncıydım ben. Şimdiyse bir hiçim, gündüzleri kavurucu güneşin altında hiç durmaksızın orada burada sürten, bitmek bilmeyen geceleri de boş bir binanın damında geçiren bir dilenci. Ama dilencilerin bile kendilerine bir kimlik bahşeden işaretleri vardır; sokak köşelerinde ellerini, sanki biri alıp götürsün diye toptan vermek ya da parmaklarını teker teker satmak istermişçesine yola doğru uzatan diğerlerinden ayırt edilmelerini sağlayan işaretleri. "Rüzgârlara Söyleyen" olarak tanınan hırpani heriftir José Antonio Maria Vaz. Dudaklarım, dinlemeye kimsenin hazır olmadığı bir hikâye anlatırcasına gece gündüz aralıksız oynar. Denizden esen ve bana daima dikkatle, itirafların sona ermesini bekleyen yaşlı bir rahip sabrıyla kulak veren Muson rüzgârından başka bir dinleyicim olmadığını kabullenmiş gibiyim sonuçta.
Geceleri kaçıp bu terk edilmiş dama sığınıyorum, burada duruma hâkim olduğumu ve gerekli mekânı bulduğumu sandığım için. Yıldızlar sessizdir, beni alkışlamazlar ama göz kırparlar ve ben de sanki sonsuzluğun kulağına fısıldıldayabilirmişim hissine kapılırım. Başımı eğdiğimdeyse önüme serilen şehri görürüm: İçinde huzursuz ateşlerin parlayıp oynaştığı, görünmez köpeklerin kahkahalar attığı gecenin şehrini. Ve insanların nasıl olup da uyuduklarına, soluk aldıklarına, rüya gördüklerine ve seviştiklerine şaşarım, ben damımın üzerinde durmuş şimdi var olmayan bir insanın hikâyesini anlatırken.
Ben, José Antonio Maria Vaz, ben de ırmağın geniş ağzına inen sarp bayırlara asılı bu şehrin bir parçasıyım. Evler, tıpkı maymunlar gibi bayırlara tırmanıyor ve içlerinde yaşayan insanlar sanki her geçen gün biraz daha çoğalıyor. Bilinmeyen iç bölgelerden, savanlardan, uzaklardaki ölmüş ormanlardan çıkıp üzerinde bu şehrin bulunduğu sahil şeridine geliyorlar. Buraya yerleşiyor ve kendilerine yöneltilen bütün o düşmanca bakışların farkına varmıyorlar anlaşılan. Nasıl geçindiklerini ya da nerelerde barındıklarını kimse bilmiyor. Şehir tarafından yutuluyor ve onun bir parçası haline geliyorlar. Her gün denkleri ve sepetleriyle yeni yabancılar geliyor şehre, heybetli başlarının üstünde iri bohçalarıyla uzun boylu siyah kadınlar ufuk çizgisi boyunca dizilmiş küçük siyah noktalar gibi ilerliyor. Yeni çocuklar doğuyor ve bulutların karardığı, fırtınaların katil çeteler gibi ortalığı kasıp kavurduğu günlerde suların önüne katılıp sürüklenecek yeni evler bayırlardan yukarı tırmanıyor. İnsanlar kendilerini bildi bileli böyle bu. Pek çok insan geceleri uykusuz gözlerle bu gidişin neye varacağını kara kara düşünüyor.
Şehir ne zaman bayırdan aşağı yuvarlanıp deniz tarafından yutulacak?
Bunca insanın ağırlığı ne zaman fazla gelecek?
Dünyanın sonu ne zaman?
Ben, José Antonio Maria Vaz, bir zamanlar ben de geceleri uykusuz gözlerle kara kara düşünürdüm.
Ama artık bıraktım bunu. Nelio'yu tanıdıktan, onu dama taşıdıktan ve ölüşünü gördükten sonra.
Önceleri zaman zaman üzerime çöken huzursuzluk artık yok. Daha doğrusu, insanın korkmasıyla huzursuz olması arasında belirleyici bir fark olduğunu kavramış bulunuyorum.
Bunu bana açıklayan da Nelio oldu.
"Korktuğun zaman sanki doyurulmaz bir açlık çekiyormuş gibisindir, halbuki huzursuzsan bu huzursuzluğa karşı direnirsin."
Dediklerini hatırlıyorum ve haklı olduğunu da biliyorum şimdi. Bazen burada dikilip gecenin örttüğü şehre, huzursuzca titreşen ateşlere bakıyor ve yanında durup ölüşünü seyrettiğim dokuz gece boyunca söylediği her şeyi hatırlıyorum.
Bu dam da hikâyenin canlı bir parçası. Sanki denizin dibinde gibiyim, batmışım da daha derine gidemiyormuşum gibi. Kendi hikâyemin dibindeyim, her şey burada, bu damda başladı ve yine burada bitti.
Bazen görevim tam da buymuş hissine kapılıyorum: Sonsuza kadar damda dolaşıp kelimelerimi yıldızlara yöneltmek. Görevim bu, sonsuza kadar.
Unutmanın imkânsız olduğunu düşündüğüm garip hikâyem işte bu.