.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

7/22/2012

Bir Dolar Yirmi Sent



yaz sonunu seviyordu en çok, hayir sonbahari, sonbahari belki de, her neyse, kumsal serin oluyordu ve gün batimindan hemen sonra sahilde yürümek hosuna gidiyordu, kimseler olmazdi, su kirli görünürdü, ölümcül görünürdü su ve martilar uyumak istemezlerdi, nefret ederlerdi uyumaktan, martilar üstüne dogru uçtular, gözlerini, ruhunu, ruhundan arta kalani ister gibi uçtular üstüne dogru. ruhundan arta fazla bir sey kalmamissa ve bunun farkindaysan biraz ruhun vardir yine de. kuma oturup suya bakardi, herseye zor inanilirdi suya bakinca, Çin diye bir ülke olduguna ya da ABD'ye ve Vietnam'a, bir zamanlar çocuk olduguna, hayir, buna inanmak zor degildi, onu unutamazdi, bir de erkeklik çagini: çalistigi isler ve kadinlar, sonra kadinsizlik, simdi de issizlik, altmisinda bir berdus, bitmis, bir hiç. bir dolar yirmi sent nakit vardi cebinde, bir haftalik kirasini ödemisti bir de. okyanus...

kadinlari düsündü yine. birkaçi iyi davranmisti ona. digerleri kurnaz, gürültücü, biraz deli ve çok zor kadinlar olmuslardi, odalar ve yataklar ve evler ve Noeller ve isler ve sarkilar ve hastaneler ve donukluk, donuk günler ve geceler ve anlam eksikligi ve firsat eksikligi. ve simdi, altmis yilin karsiligi: bir dolar yirmi sent. sonra gülüsmeler duydu arkasinda, battaniyeleri vardi, kutu biralan vardi, kahveleri ve sandviçleri vardi, güldüler, güldüler, iki delikanli ile iki gençkiz. ince, esnek vücutlar, kaygisiz, sonra içlerinden biri onu fark etti.

"hey, nedir o ?"
"tanrım, bilmiyorum!"
"insan mı?"
"nefes alıyor mu? düzer mi?"
"neyi düzer mi?"
güldüler.sarap sisesini kaldirdi, biraz kalmisti dibinde, içmenin tam sırasıydı.
"KIMILDADI! bak, KIMILDADI!"
ayaga kalktı, pantolonuna yapışmış kumlan silkeledi.
"kolları ve bacakları var! yüzü var!"
"YÜZÜ MÜ?"
güldüler yine. anlayamıyordu. böyle degildi gençler, genç insanlar kötü degildi, neydibunlar?
yanlarina gitti.
"yaslılıkta utanılacak bir sey yoktur."
gençlerden biri bira kutusunu firlatti.
"harcanmıs yıllarda vardır, babalık, sen harcanmışsın bana kalırsa."
"hâlâ iyi bir adamım ben evlat."
"kızlardan biri altına yatsa ne yapabilirsin, babalık?"
"böyle KONUSMA, Rod!" dedi uzun kızıl saçli genç kız. rüzgârda saçını düzeltiyordu, kendi rüzgârda uçusuyor gibiydi, ayak parmaklarini kuma gömmüstü.
"ne diyorsun, babalık? ne yaparsın? kızlardan biri altına yatsa ne yaparsın? ha?"
yürümeye basladi, battaniyenin etrafindan dolanıp kumda kaldırıma dogru yürüdü.
"ne biçim konustun zavallı adamla, Rod? bazen NEFRET ediyorum senden!"
"BURAYA GEL, güzelim!"
"HAYIR!"
arkasına bakti, Rod'un kızı kovaladığını gördü, kız bir çığlık attı, sonra güldü. Rod kızıyakaladi, kumda yuvarlandılar, gülerek bogustular. öbür çiftin ayaga kalkıp öpüstügünü gördü. kaldırıma ulasti, banklardan birine oturup ayagindaki kumlan temizledi, on dakika sonra odasindaydi, ayakkabilarini çikardi, yataga uzandi, ışığı yakmadı. kapı çalındı.
. "Bay Seed?"
"efendim?"
kapi açıldıu, ev sahibesi Bayan Conners gelmisti, altmıs bes yasındaydi Bayan Conners, karanlikta yüzünü seçemiyordu. iyiydi yüzünü seçememesi.
"çorba pisirdim, çok güzel, size bir tas çorba getireyim mi?"
"hayir, istemiyorum."
"hadi Bay Sneed. nefis çorba, leziz! bir tas getireyim!"
"peki."
yataktan kalkıp iskemleye oturdu ve bekledi. Bayan Conners kapiyi açık bırakmıştı , ışık süzülüyordu
içeri, bir ışık demeti, bacaklarına ve kucağına dökülen bir ışık demeti. Bayan Conners çorbayi kucagina yerlestirdi, bir tas çorba, bir kasık.
"çok begeneceksiniz, Bay Seed, güzel çorba yaparim."
"tesekkür ederim," dedi.
oturup çorbayi seyretti, çis sandıydı, tavuk suyu. etsiz, çorbadaki yag kabarcıklarına baktı öylece, bir süre oturdu, sonra kalkıp kaşığı şifonyerin üstüne koydu, çorbayı pencereye götürdü, tel örgüyü sessizce açıp çorbayi topraga döktü, buhar çıktı  topraktan, tası şifonyerin üstüne koydu, kapıyı kapattı ve yataga girdi, her zamankinden daha karanlikti, severdi karanlığı, karanlık anlamlıydı. kulak kabarttı, dalgaların sesini duydu, bir süre okyanusu dinledi, sonra iç geçirdi, derin bir iç geçirdi ve öldü.