.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

7/27/2012

'Ölümden korkuyorduk, çünkü insandık.



Bengal kaplanı, sevgilime yiyecekmiş gibi bakıyordu.
Esneyen kaplana dublaj yapıyorum: “Voarg, güzelliğiniz dişlerimi kamaştırıyor küçük hanım.”
Şebnem'in, gülümsediğinde "U" harfine benzeyen ağzı, yanaklarında beliren parantezlerin içinde kalıyor.
Gökyüzünde dolunayı andıran, pudralı bir kış güneşi.
İki cihan aşkım Şebnem'in jelibon dudaklarının arasından çıkan buhar, bana hayatın özü, özeti gibi görünüyor. Nefesi, ancak rüyalarda işitilebilecek türde bir ninni. Parmaklarının muzlu gofret zarafeti beni mayıştırıyor. Gri, yeşil ve mavi karışımı, kestane irisi gözlerinde "patlayan şeker" kıvılcımları. Soyulmuş elmadan yontulmuş bir yüz. Burnunun üstünden geçerek yanaklarını birleştiren çiçek tozu çiller, kanatları açık bir kelebek etkisi uyandırıyor. Saçları, gül şerbetiyle boyanmış kızıl ipek.
Aşk insanın sadece psikolojisini ve kimyasını değil; tarihini, müziğini, coğrafyasını, edebiyatını, fiziğini, beslenme çantasının içindekileri, hayat bilgisini de değiştiriyor.
Büyük dedem, zamanında, bir dilberin aşkından aklını kaçırmış, sonra da İstiklal Harbi'ne katılıp şehit olmuş. Şebnem'e bakınca, damarlarımdan bir çılgınlık akımının geçtiğini hissediyorum.
Kaplan departmanından akbaba kafeslerine yöneliyoruz.
Burası, şehir merkezinin uzağında, kocaman bir hayvanat bahçesi. Teleferikle tepeye çıkıyor, sonra aşağı doğru geze toza iniyoruz.
Kabanımın cebindeki mücevher kutucuğunu yokluyorum. Evlenme teklif etmek amma zor işmiş. Teleferikte baş başayken, içimden binlerce kez “Evlen benimle Şebnem” deyip cebimdeki kutuyla oynadım. Boşuna. Kaplanın huzurunda da yeterince konsantre olamadım. Akbaba kafesinin önü, hayırlı bir iş teklifi için pek ideal bir yer sayılmaz, haksız mıyım? Rakunlar, develer, tavuslar, yaban domuzları, ayılar, goriller, tavşanlar, foklar, aslanlar, midilliler, tilkiler, flamingolar, gergedanlar, lamalar, zebralar, kurtlar, papağanlar, kangurular… Hiçbiri, tarihî bir an'a yanıklık etmeye hazır görünmüyordu. Hayvancağızlar zaten mahpusluktan akıllarını oynatmışlar, bana tezahürat yapacak mecalleri yok.
Yağmurun baskınına uğradık. Gürül gürül yağıyor. “Hemen bir gemi bulup hayvanları toplasam iyi olacak” diyorum.
Şebnem şakır şakır gülüyor. Bir sarayın tavanından sarkan ve pervane gibi fırıl fırıl dönen kristal avizeler düşünü.
Yağmur, etraftaki tek tük ziyaretçileri adeta siliyor; görevliler de dahil herkes kantine doğru koşarak kayboluyor. Hayvancıklar da kuytulara, köşelere sığınıyorlar.
Biz, alçacık bir duvardan dışarı sarkan salkımsöğüde yanaşıyoruz. Pat! Duvarın üstünden bir penguen! Nasıl mı? Diğer tarafta, ağacın altında birbirine sokulmuş penguenlerden birini yakalayıp, Şebnem'e çaktırmadan duvarın üstüne konduruyorum.
“A-a? Bu da nerden çıktı?” Şebnem'den şimşek güzelliğinde bir kahkaha.
“Yağmurla birlikte gökten düşmüş olmalı” diye fikir yürütüyorum.
Cebimdeki yüzüğü kutusundan alıp avucumda saklıyorum. Penguen'i boynundan tutuyorum: “Sevgilim hiç penguen yumurtası görmüş müydün?”
“Ne demezsin, her sabah iki tanesini çiğ çiğ içerim…”
Terkedilmiş bir okyanusta başbaşa kalmış iki balık gibi sarhoşuz.
"Çok dikkatli bak o halde" diyorum ve penguenin altında yumurta aramaya koyuluyorum. "İşte!" Tek taş pırlanta yüzüğü, başparmağımla işaret parmağımın arasında tutarak Şebnem'e uzatıyorum: “Sanırım bu penguenin sende gözü var Şebnem… Onunla dövüşmek zorundayım. Lütfen şu yüzüğü tutar mısın?”
Şebnem'in yüzünde göz kamaştırıcı bir gülücük beliriyor. Şeffaf elini yavaşça kaldırıyor. Tam o anda, elimdeki yüzüğün içinden bir mermi geçiyor! Vınnn!
Sırtından vurulan penguen, nar taneleri saçarak infilak ediyor! Bum!
Silahlı iki adam, yokuşun başından bize doğru koşuyor! Niyetleri ciddi, her hallerinden belli. Derhal, Şebnem'in bileğini kavrıyorum, vargücümüzle kaçıyoruz. Duvarın bitiminden sola dönüyoruz.
İnsan ile tabiat, gene ayrı dillerden konuşuyorlar: Mermiler, yağmurun içinde metalik ve yatay bir başka yağmur olup yağıyor. Tam anlamıyla nefes kesici…
Titreyen bir göledin kıyısında kıpırdamadan poz veren, gözü yaşlı Nil timsahının kuyruğundan bir kurşun sekiyor. Başını, paçavra bulutlara gömmüş zürafa boynundan; yüksek kafesindeki tünekte pusmuş olan kaya kartalı göğsünden vuruluyor! Güzelim postunda siyah bir delik açılan İran leoparı yana devriliyor!
Dünyanın dört bir yanından getirilerek burada hapsedilmiş bütün hayvanlar feryat figan ediyor.
Havuzunun üzerindeki ahşap köprüden geçerken, kırmızı gagalı siyah kuğular bize acıyarak bakıyorlar. “Burada kurda kuşa yem olacağız” diye düşünüyorum.
Sürüngen akvaryumlarının sağlı sollu sıralandığı ışıklı, sıcak bir tünelden geçiyoruz. Ardımızdaki maratoncu katiller, akvaryumlara kurşun delikleri açarak koşturuyorlar. İguanalar, bukalemunlar, çıngıraklıyılanlar… hiç istiflerini bozmuyorlar. Galiba hepsi sağır.
Tünelden fırlayıp yağmura daldığımız anda sağ omzumu sıyırıyor bir mermi ve gök gürlüyor.
Gövdeleri, yağmuru sünger gibi emen devekuşlarının saçaklı kirpikleriyle gıdıklanarak, kafesle duvar arasındaki daracık boşluğu aşıyoruz. Üstünde "LÜTFEN SESSİZ OLUNUZ" yazılı bir tabela bulunan ahşap kapıdan içeri giriyoruz. Kare bir holde buluyoruz kendimizi. Şebnem de ben de soluk soluğayız. Karşımızda bir kapı daha. Açıyorum, bir Afrika masalının ortasındayız. Önümüzdeki dikdörtgen levhaya takılıyor gözüm: "CÜCE MAYMUNLAR GALERİSİ" Müstakil tel kafesler, yüksek mi yüksek tavandaki koridorlarla birbirine bağlanıyor. Daha önce görmediğim türden, bildiğimiz ağaçlara hiç benzemeyen, kocaman bitkilerin kollarına atlıyoruz. Devasa, kalın yaprakların arkasına saklanıyoruz. Maymunlar gözlerini bize dikiyorlar. Bazıları, tepedeki kanallardan geçerek, arkadaşlarını çağırıyorlar…
Berbat haldeydik. Hayvanat bahçesinde, ormandaki hiyerarşi de, sirkteki disiplin de yoktu. Cüce maymunların ocağına düşmüştük.
Şebnem, omzumdan akan kana parmak uçlarıyla hafifçe dokunuyor. Gözlerinden naylon ip gibi yaşlar iniyor. “Ben iyiyim, sadece sıyrık” deyip gülümsüyorum.
Galerinin kapısı, uğursuz bir gıcırtıyla aralanıyor. Maymunlarla birlikte ben de kapıdan giren tabancalı iki adama bakıyorum. Biri, gözleriyle etrafı tararken, diğeri, ona yerdeki ıslak ayak izlerimizi işaret ediyor. Maymunlar, durumdan vazife çıkarıp vahşice bir işgüzarlıkla bizi gammazlıyorlar: Çığlık çığlığa zıplayıp, ellerini kafeslerden uzatarak, peşimizdekilere bulunduğumuz yeri gösteriyorlar.
Son sözlerimi söylememin vakti geçmek üzere. Şebnem'in kulağına, sessizce “Seni seviyorum” derken, pırlanta yüzüğü parmağına takıyorum.
 Şebnem aşk coşkusu ve ölüm korkusuyla şoklanmış halde fısıldıyor: “Sevgilim bu adamlar bizi öldürecek!”
Son sözlerime şerh düşüyorum: “KORKMA BEN VARIM!”