.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

1 Ağu 2012

Koku



Açık denizde dev dalgalarla boğuştukları aylarca süren fırtınalı deniz yolculuğunun sonunda, o sabah, Anakara’nın, güneybatı körfezine özgü yumuşak rüzgârının o tanıdık kokusuyla uyandı; sakız kokan kendine özgü bu kokuyla birlikte, Bendag’ın kendinden önce gömülü anılarını uyandırdı körfez rüzgârı; belleğinin kuytu derinliklerini uyandırdı. Güneybatı körfezinin sezdirmeden insanın içine işleyen meltemiydi bu. Bunca yıl başka hiçbir denizde, hiçbir körfezde karşılaşmamış ve ne zamandır unutmuş olduğu belli belirsiz denebilecek bu incecik kokuyu, döndüğünde onu karşılayacak şeyler arasında saymak aklına bile gelmemişti. Çok uzaklardan erimiş bir tül gibi esen bu uçucu koku, yaşlandıkça iyice hafiflemiş olan uykusunu, taze bir çay yaprakçığı gibi usulca açıverdi. Uyanmıştı ama, gözlerini açmadan, yüzünde incecik bir tebessümle; kokuyu, içine, ta içine derin derin çekti. Uzun zamandır yaşadığı hiçbir ânı aceleye getirmemeyi öğrenmişti. Gene öyle yaptı. Yaşadığı ânı derinleştirdi, uzattı, tadına vardı. Ne tuhaf! İnsanoğlunun yaşamda en geç keşfettiği şey, şimdiki zamandı. İnsan içinde yaşadığı ânı derinleştirmeyi zamanla, yani zamanı azaldıkça öğreniyordu. Sonra açtı gözlerini. İçi huzur ve mutlulukla dolmuştu. Ne zamandır uyandığı en iyi sabahtı bu. Güneş, ufuk çizgisinde kızıllığıyla kendini göstermeye başlamıştı. Denize vuran incecik altın telleri, kopkoyu bir lacivertliğin üzerinde kılcal çakımlarla titreşip duruyordu. Yelkenlerini dolduran cömert ve hafif rüzgârla, körfezin durgun denizini yararak ilerliyordu kadırgaları; açık denizdeki nice fırtınaya bu sert mizacıyla dayanan kadırgaları… Küpeştenin üzeri taze bir çiy örtüsüyle kaplanmıştı, incecik bir cam gibi parlıyordu okyanus tuzuyla aşınmış tahtalar. Az ileride sıkı dokunmuş kalın örtülere sarınmış genç miçolar, sırtlarını dayadıkları iri fıçılardan azıcık yana kaykılmış, uykularını sürdürüyorlardı. Tatlı, huzur veren bir serinlik vardı havada. Belli, güzel bir gün olacaktı. Usulca yerinden kalktı. Kara henüz görünmüyordu. Ama bu rüzgâr, bu koku, karadan çok uzakta olmadıklarını söylüyordu ona, öğleye kalmadan varırlardı belki; ya da en geç öğle sırasında.
Kimseyi uyandırmamaya özen göstererek, parmaklarının ucuna basa basa, kadırganın burnuna kadar gitti. Hep gölge gibi yürürdü zaten. Bulunduğu her yerde varlığını silmeye çalışanlardandı. Sağlam çatırtılarla denizi yaran güçlü kadırganın iki yana savurduğu bembeyaz köpüklerin seyrine daldı. Binlerce kez seyrettiği, ama her seferinde yeniden hayranlık duyduğu bir manzaraydı bu. Doğanın mucizeleri hiç eskimiyordu. Doğa her zaman yeniydi. Bu sabah gibi, bu rüzgâr gibi, şu köpükler gibi. Doğaya ilişkin, kanıksadığımızı sandığımız en tanıdık imgeler bile, her an yepyeni bir mucizeyle yenilenebilir; yepyeni bir görünüş, derinlik ve anlam kazanır, her şey birdenbire dünyanın yaratıldığı ilk günkü kadar taze ve kullanılmamış oluverirdi. Doğa hiç bıkkınlık vermiyor, hiç usandırmıyor, her seferinde şaşırtmayı sürdürüyordu.
"İyi şiir, doğa gibidir," derdi ilk ustası, "En çok kullanılan kelimelerle bile şaşırtmayı başarır." Onu, şu aralar çok sık anımsıyordu. İnceden inceye ölmeye yaklaştığını hissettiğinden midir nedir, sık sık ilk ustasını düşünürken yakalıyordu kendini; oysa ilk ustalar, ilk aşklar gibidir, hiç unutulmazlar. Her yaşta hatırlanacak güzel deyişler, derin sözler bırakırlar ardındakilere, yetiştirmelerine. Her yeni deneyim, her yeni aydınlanma ânı, her önemli dönemeç, onların çok eskiden söylemiş oldukları bir sözün yeniden gün ışığına çıkmasını sağlar. Yeniden görülmesini, görünmesini. Yeniden anlamlandırılmasını. Tıpkı toprak altından çıkan eski paralar gibi yeniden ışırlar. Su altından çıkan eski batıklar gibi çıkarıldıkları zamanla dolar, yeni anlamlar kazanırlar. Yıllara yayılmış deneyimlerin zenginleştirdiği bu çeşit düşünceler baktığı köpükler gibi hızla parlayıp sönerek geçiyordu aklından.
Sabahın serinliği içine işliyordu, şalına sarındı iyice. Dinginlik veren bir ürperti dolduruyordu içini. Haz veren, güzel bir üşümeydi bu. Dönüp uyuyanlara baktı yeniden. Körfezin sakız kokan meltemiyle tanıştığında, şu miçoların yaşlarında olmalıydı. Denizi görmek için, deniz ikliminde yaşamak için inmişti Anakara’nın kuzeydoğusundan, güneybatısına, aylarca süren bir yolculukla. Koskoca Anakara’yı bir ucundan diğer ucuna çaprazlamasına katetmişti. İlk Yolculuk şiirlerini o zaman yazmıştı. Çocuk denecek yaştaydı. Denizi görmeden büyümek istemiyordu. O zamanki ustası öyle istemiş, onu, güneybatı körfezindeki, o zamanlar küçücük, şirin bir kasaba olan, şimdiyse ünü denizaşırı ülkelerde bile sıkça anılan bu zengin liman şehrine, bir başka ustanın yanına göndermişti.
Eğilip üstü açılan bir miçonun üstünü örtüyor usulca. Başı öne düşmüş, azıcık öne kaykılmış bir diğerini uyandırmadan hafifçe doğrultuyor. Sabahları herkesten önce kalkmayı çok seviyor. Bunu hep sevdi; herkesin uykuda olduğu sabahın erken saatlerinde kalkmayı, bir alışkanlık, bir tutum haline getirmeyi ilk ustası öğretmişti ona. "Şairlerin dünyaya hâkim olacakları saatler, herkesin uykuda olduğu saatlerdir," derdi ustası. "Gece yarısından sonradır ve sabahın ilk saatleridir. Herkesin uykuda olduğu saatleri kullanır şairler. Çünkü zaman hırsızıdırlar. Başkalarının zamanlarını çalarlar. Dünyanın saklı zamanlarını, uykulu zamanlarını kullanırlar. Herkesin ortak kullandığı saatlerde, zaman zayıflar, güçsüz düşer. Çünkü, paylaştırılmış, bölüştürülmüş, diri tutulmuştur; ışığın ve gölgenin oyunlarından mahrum bırakılmıştır, her şey çok aydınlıktır. Nesnelerin ve hayatın görünüşü çiğdir. Nesneler de gizlenir, esinler de. Kelimelerin yalnızca bir anlamı vardır gündelikte. Oysa, dünyanın uykulu olduğu saatlerde, dünya da, doğa da, nesneler de, kendilerini daha çabuk ele verirler. Zamanın daha som, günün daha zayıf olduğu saatleri kullan dünyayla söyleşmek için. Sözcüklerin ilk günkü anıları, en iyi öyle anımsanır, öyle anlaşılırlar."
İlk ustasının öldüğünü öğrendiğinde, bu sözlerin anlamını kavrayacak yaşa gelmişti; Zamanın bilgisiyle tanışmaya başlamıştı bile.
O, kadırganın burnunda bembeyaz köpüklerin seyrine dalmış, ömrüne dağılmış dağınık anıları, ilk ustasının bilgece sözleri ve ince ince esen körfez rüzgârı arasında savrulup dururken, yavaş yavaş, uyananlar, gemi adamları, küpeşteye, güverteye çıkar olmuşlardı. Herkesin yüzünde uykulu bir aydınlık vardı. Körfezin yumuşak meltemi, hırçın denizleri aşarken, dev dalgalar, yırtıcı rüzgârlarla boğuşmaktan yüzleri kararmış, asık suratlı kavgacı denizcileri yumuşatmış; iklim, onlara kendi ruhunu vermeye başlamıştı bile. Zaten güneybatının, iklimi gibi insanları da, her zaman yumuşak, aydınlık ve ılımlıydı. Az sonra, uzun seferler sonrasında karaya çıkan her gemide görülen o telaşlı sevinç yaşanmaya başlayacaktı. Herkes yumuşamış, bütün yüzler ışımıştı. Bütün öfkeler, hırslar, kavgalar ve dargınlıklar unutulmuştu ya da öyle görünüyordu. Herkesin gözü, "Kara göründü!" diyebilmek ve ilk sevinç çığlığını atabilmek için ufuktaydı. Bir maymun kadar çevik ve becerikli miçolar, sık sık seren direklerine tırmanıyor, ellerini gözlerine siper ederek boydan boya ufku tarıyorlardı.
Aylarca açık denizde yalnızca denizle değil, çağlayan şiddetinde yağmurlarla da boğuşarak çalkalanıp durmuşlardı. Uğradıkları limanlarda fazla eğleşememişler, korsan gemilerinin saldırı ve yağmasından korunmak için, birkaç kez yolu uzatmak zorunda kalmışlardı. Ayrıca açık deniz, onlara hiç iyi davranmamış, azgın dalgalar, dinmeyen fırtınalar ortasında tehlikeli sayılabilecek umutsuz geceler ve kor sıcağı gündüzler yaşamışlardı. Anakara’yı hiç göremeden denizin ortasında ölüp gideceğini kaygıyla düşündüğü zamanları olmuştu Bendag’ın. Şimdiyse, giderek artan, arttıkça da baş döndüren o sakız kokusuyla körfez rüzgârı, sanki artık bütün tehlikelerin geride kaldığını, bu yolculuğun sonuna geldiklerini, Anakara’ya ayak bastığı günü görebileceğini ve yurdunda huzur içinde ölebileceğini söylüyor ona. Hatta kendine bile açıkça dillendiremediği sinsi bir duygu, daha uzun yıllar yaşayabileceği umudunu bile için için besliyor. Az sonra geminin bordasına konan şaşkın bir Karakuşu da bunu doğruluyor. Hep kalabalıklar halinde uçan bu pembe-beyaz tüylü sevimli canlılara Gemi Karşılayan da denirdi. Sevimliliklerini, şaşkın bakışlarından, şeker pembesi renklerinden, uçuşlarına bir paytaklık katan kocaman kanatlarından, bir kedi kadar meraklı oluşlarından ve o şirin sarsaklıklarından alırlar. Kadırganın bordasına konmuş şu Karakuşu daha yavruydu belli, dünyayı ve denizi keşfetmenin bu tatlı şaşkınlığı ve merakıyla, anlaşılan diğer kuşların arasından koparak denize biraz fazla açılmış, bu kadırgayı görünce de konmadan edememişti. Onca yıl sonra yurduna dönen bu kocamış Bilge Şairi, karaya, göğe ve denize gözlerini yeni açmış şu şaşkın Karakuşu yavrusunun karşılamasında, kaderin sevimli ve gizli bir şakasını buldu Bendag.
Bu, son deniz yolculuğuydu onun. Bir daha denize açılmayacaktı, bir daha hiçbir yere gitmeyecekti. Çok yıllar önce gönüllü olarak kendini Anakara’dan sürgün etmiş, bütün ömrünü yolculuklarla geçirmiş, yerkürenin birbirinden çok farklı, çok çeşitli yerlerinde yaşamıştı; artık yorulmuştu, yüz yaşına bastığında, yaklaşan ölümünü sezmiş, kendi yurdunda ölmek istemiş, bu yolculuğa onun için çıkmıştı. Karaya çıktıktan sonra, yurduna dönmek için, güneybatıdan kuzeydoğuya bütün Anakara’yı çaprazlamasına bir kez daha katedecekti, tıpkı yıllar öncesinde olduğu gibi. Kimse bilmiyordu ama bu, onun son şiiriydi.
Ve ani bir kararla şiiri bıraktıktan tam elli yıl sonra, bu yolculuğa çıkmasıyla birlikte, yeniden şiir yazmaya başlamıştı, Son Yolculuk başlığı altında topladığı bu şiirleri, eski ama güvenli bir yazı gizleme yöntemiyle, görünmez bir mürekkeple incecik parşömenlere yazıyor, böylelikle yabancı gözlerden, kirli meraklardan gizlemiş oluyordu. Onları da kendi gibi görünmez kılmak istemişti. Ve aslına bakılacak olursa, onları ne yapacağını hiç bilemiyordu. Şiire yeni başlayan ham duygularıyla çalkantılı bir gencin taptaze mahcubiyetini duyuyordu yeniden. "Bazı mahcubiyetler, gecikmiş olduklarından, sahiplerini daha da mahcup ederler," diye geçiriyordu içinden. "Benimki de öyle. Adını bilge şaire çıkaran bir büyümacerayı, kocamış bir şairin yeni bir başlangıcı mahvedebilir. Değer mi buna?"

Kendi de bilmiyor.

Elli Parça’nın ilk bölümü olan Şairin Romanı’nın ilk parçası “Koku”, s. 6-15