.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

10/17/2012

Lağımlaranası ya da Beyoğlu


Geride bıraktığım ilk bölüme şöyle bir bakıyorum. Geniş tutulması tasarlanan bir çalışmanın çeşitli boyutlarda, çeşitli düzeylerde, gelişigüzel çiziktirilmiş bir taslağı. Birtakım ip uçları var (ipuçları değil): Anamgillerin öznel, duygusal bir "tarihi"; yaşantılarım içerisinden seçilip Beyoğlu ile ilişkili gördüğüm ölçüde biribirine bağlanabilecek anılar; sokakların, evlerin, kişilerin ördüğü öznel bir İstanbul parçası; daha az belirgin, daha çok sezilir nitelikte, "Beyoğlu'nun –benim gördüğüm yıllarda– geçirdiği değişiklikler" türünden bir öykü... Bu iplerin her biri, yalnız birkaçı, biri, çekilir, çeşitli geliştirmelere gidilebilir; aynalar, ışık, koku gibi öğeler daha çok ya da daha az kullanılabilir. Her durumda bir "Beyoğlu" metnine varılacaktır ya, ana başlığın, "Lağımlaranası" sözcüğünün sezdirdiği temel düşüncenin gereğini yerine getirmek üzere bir ana dokunun, önceki bölümü de içine alabilecek bir ana dokunun gerçekleştirilmesi gerektiğine göre, bunun yolu nedir? Bundan sonra bunu yapıp yapamayacağımızı anlamak gerek.


1.

Bir söylencedir Beyoğlu.

Nasıl ki Venedik (de) bir ağıttır.

Beyoğlu'nu bir ağıt gibi düşünmemeli ama.

Hiç düşünmemeli.

Beyoğlu, onu yaşamış olanlar için (de) bir söylencedir. Bir geçmişliği, bir düşkünlüğü, bir yalnızlığı ırlayan bir söylence.

Venedik

binlerce kez yazılmış, övülmüş güzellikleri, kıyıcılığı

tantanası, pasağı, yüceliği, kurnazlığı

yaldızı, mavisi, yeşili, kırmızısı

küfü, bozluğu, kurşun rengi, çürümüş sulardaki

çürüyen temelleriyle

altın parıltısı, havalandırılmamış sokaklarının

dışkı kokusunu bile aratan günleriyle

batarken

en gür sesiyle bir ağıttır, kalkmaz, tükenmez bir ölünün başında; ölümün kendi ağzından yükselen.

Beyoğlu'nda Venedikli mezarları (da) vardır, Venedik ağzı konuşanlar da. Hâlâ.


Karşı karşıya gelmeyecek şeyleri mi karşılaştırmağa kalkıyorum?

Emekli iki devlet/başkent sözü etmek, olsa olsa bir nükte olur. Beyoğlu emekli devlet/başkentlerden birinin bir üyesi ancak (kolların, bacakların üye adını taşıması türünden...)

Geçmişlik niteliklerinde bir ortaklık mı var? Belki.

Türkler Rıhtımı – Balyoz Konağı... (Balyoz konağının yeri birkaç kez değişmiş olsa da) Beyoğlu'nu Venedik'e yaklaştıran bir şey olsa gerek kafamda.

Beyoğlu'nun geçmişliğinden söz ederken dikkatli olmalı.

Geçip giden yaşamlar var. Doğanlar, evlenenler, ölenler; ölüm sıraları daha sonra, daha daha sonra gelenler. Beyoğlu durmadan yenilenir, yeni yeni yaşamlara açar kendini. Beyoğlu'nun belli bir dönemini yaşayıp sevmiş olanlar vardır. Beyoğlu'nun yenilenişi bu yaşamlardan kısa, çok daha kısa dönemler içerisinde gerçekleştiği için, her kuşak Beyoğlu'nun öldüğünü, geçtiğini, geçmişe karıştığını, haklı olarak, söyleyebilmiştir. Biraz –ama çok az– abartılacak olsa şöyle denebilir sanırım: Herkes çocukluğunda bir Beyoğlu tanımış, ortayaşına doğru o Beyoğlu'nun yıkılıp göçtüğünü görmüş, ortayaşıyla biraz ötesinde yeni bir Beyoğlu tanımak zorunda kalmıştır.

Değişen ne? Sokak adları dedim ama o, pek arada bir depreşen bir sıtma. Yapılar? Bir bakıma öyle. Ne yazık ki Beyoğlu'nun tarihini okumamıza olanak verecek bir kitap hanidir parçalanıyor; orasından burasından sayfalar üçer beşer koparılıp (yerleri boş kalamayacağına göre... Tanrı korusun! O santimi para eden topraklar boş bırakılır mıymış?) başarılı (yerini bulmuş, yerine oturmuş, yakışmış ya da bulmamış, oturmamış, yakışmamış –kimin umurunda? yeter ki para getirsin– yıktırılıp yeniden yaptırılacak) başarısız yeni yapraklar yerleştiriliyor. Ama yeni yapı, eskisinin uzamına yerleştiği, olsa olsa boyutları –o para getiren boyutları– değiştirmekle kaldığı için, ayrıca, kaç kez yazılageldiği üzere gözler, genellikle, ilk on-onbeş metrelik yükseklikten ötesine pek bakmamağa alışık olduğu için, bir süre sonra bu çeşit değişmeler de unutulur. Dükkânların türü değişir: Örneğin büyük pastaneler dönemi, büyük küçük muhallebiciler dönemi, süslü, kokusundan durulmaz lahmacuncu-pideciler dönemi diye ayırımlar yapılabilir bu alanda; tuhafiyeciler, kumaşçılar, çantacı, ayakkabıcı, züccaciye, gümüş, mücevherat satıcıları, kuyumcular, antikacılar biraz köşe kapmaca oynamış, hazırcılar ısmarlamacıları yeyivermiştir. Sinemalar sayıca pek değişmemişse de ad değiştirmekte, kimi zaman da –anlaşılmaz bir bekinişle– yer değiştirmektedir. Gösterdikleri filim türleri de biraz o yana biraz bu yana oynamıştır elbet. Sinemaların en çok değişen yanı, seyircileri olsa gerek.

Galiba en çok değişen (yangınlarda kül olanları, çöküp yıkılıverenleri, yüzünü genceltir ya da orasını burasını gerdirir gibi eski yapılara yapılan yeni yüzleri, yeni alnaçları hiç de unutmadan söylüyorum bunu) Beyoğlu'nun, en büyük caddesinden en küçük sokağına dek her boyuttaki boşluğunu dolduran insanları.

İnsanlar, bir öncekilerin yerini aldıkça, kültürleri de bir öncekilerin üzerine gelip binmiş; tezgâhtarların tutucu, geleneği sürdürücü görülebileceği bir dünyada, müşteriler değişmiş, evlerin yapısını değiştiremeyen kiracı ev içi görünümü kadar sokakları da değiştirmiştir. Örneğin Beyoğlu'nda yürümenin biçimi değişmiştir. Beyoğlu'nda yürüyenlerin görünümü inanılmaz ölçüde çeşitlenmiştir.

İnsanlar katında tek değişmeyen, belki de değişik, çok değişik yöntemlerle, zaaflardan yararlanıp yolunu bulanlar makulesi olsa gerek.


Venedik, belki de görkemi yüzyıllardır yerinde durduğu için, bir ağıttır. Görkemin geçiciliğini, büyüklüğün büyük de bir akağı bulunması gerektiğini unutmamış (öğrenmiş) küçücük Beyoğlu, İstanbul'un (iki yakasının da denebilir ya) en azından bir yakasının ana lağımı niteliğiyle durmaz, akar, yabanıl, bezeli, yoksul, (parasını harcayıp yaşadığına inanan, gerçekte belki de yaşamını haydan gelip huya giden bir para gibi har vurup harman savuran insanlarla dolu) bir dünya. Dipdiri.


2.

Bir de çeşmeler yok oldu.


İnayet Hanımın zamanında kaç çeşme sayılırdı Taksim'den Tünel'e? Kurumamış, aynası hiç pas tutmamış, oymaları henüz diri?

Suyun akışına (susayanların sapı mermere saplı bir halkaya –ya da musluğa– zincirle bağlı bir tasla su içtiği çeşmelerin, muslukları çalınmağa başlamamış, adları hayır sahiplerini diri tutan çeşmelerin akıp giden suyuna bağlıdır İnayet Hanımın kısacık, deli dolu yaşamı. Kimbilir neden kurmuşumdur bu bağı kafamda?

Büyüklerden küçüklere –özellikle kadın ağızları aracılığıyla– aktarıla aktarıla 75-80 yıl sonra bana, bu sayfanın yazısına ulaşmış bir öyküdür bu.

Çok kısa. O dönemin bir iki yazarının herhalde işittiği, ama –gene, herhalde– yazmağa yanaşmadığı bir öykü.

İnayet Hanım Bebek'de bir yalıda oturur.

Ailesi, yalı, yalıdaki yaşamı belki daha sonra ilgilendirecektir bizi. Şimdilik, basmakalıp bir Bebek yalısı dünyasının imgesiyle yetinebiliriz.

Günlerden bir gün "Beyoğlu'ndaki dişçiye gitmek üzere" kalfa kadınla birlikte çarşaf giyilir, arabaya binilir.

Kalfa kadınla ("kupa" mı, "fayton" mu, başka tür bir araba mı olduğu bilinmeyecek olan) araba, bu öyküde İnayet Hanımın ailesinin, yalıdaki yaşamın ya da herhangi bir "paşa baba" ya da "amca"nın (toplumsal kat ya da yer belirten) imleri değildir. İnayet Hanım göze girmesini, kendini saydırmasını bilmiş bir "kardeş yadigarı" yetim, evin öz, şımartılmış kızı, babasından kalma servetle birlikte yalı sahibi amcasının koruyucu kanadı altına girmiş –gene yetim, elbette!– bir yeğen de olabilir. Önemli olan, İnayet Hanımın verebildiği karar.

Araba Bebek'den Taksim'e çıkmış, oradan da

[buralarda arabanın biraz daha yavaş gittiği düşünülmeli. Öyle ya, hayvanlar yorulmuştur; kalabalık, gidip gelen insanlar, arabalar, gürültüler, sesler şaşkına çevirmiştir zavallıları. Belki de İnayet Hanım, günün orta yerinde, her şeyden önce de kalfa kadına hiçbir şey sezdirmemek, her zamanki meraklarında, heveslerinde herhangi bir değişiklik olduğu izlenimini vermemek üzere, kalabalığı, öbür arabalardakileri, dükkân camlıklarını daha rahat seyredebilmek için arabacıya biraz ağır gitmesini söylemiştir.]

ağır ağır –salına salına dememek için güç tutuyorum kendimi– Galatasaray'a inmiştir.

İnayet Hanım her zamanki gibi midir? Kalfa kadın, sonraları, dövüne dövüne hesaplar verir, yeminler kasemler ederken kafasını yumruklayacak, bir şeyler sezer gibi olduğunu ama herhangi bir kötülüğe ihtimal veremediğini gözyaşları içinde anlatacaktır. Hayır, İnayet Hanım her zamanki gibi değildi elbet. Kalfa kadın da tarihin olmuş bitmişliği içinde konuşanlardan farksız, bilmenin kolaylığı içinde, bilemeyişini haksız yere suçlayacaktır. Ama araba henüz Galatasaray'dadır, dolayısıyla İnayet Hanım –olanca zeyrekliğiyle yüklendiği anda– kalfa kadının gözünde her zamanki gibidir. Yani afacan, buyurucu, sokulgan, şakacı, alaycı, saksağanları, kedileri, mahalle karılarını gölgede bırakacak ölçüde meraklı, cıva gibidir. Yerinde duramayışı belki tek gerçek halidir o gün, İnayet Hanımın: Yaşamının en büyük kumarını biraz sonra oynayacaktır. Kazanacağından da şüphesi yoktur.

Dişçinin muayenehanesi, bir Alman adı taşıyan (küçük sayılabilecek) pirinç levhanın sarı bir pırıltıyla aydınlattığı kararmış taşların çevrelediği ağır demir kapı Tünel'e yakın sayılır. Oraya gitmeden önce İnayet Hanımın birden aklına gelir: Yeni elbisesinin yakasındaki dantelalar pek çirkindir; musibet terzi doğru dürüst seçmesini bilememiştir onları; hazır buralara gelmişken Karlman'dan birkaç metre dantela alabilir, dişçiye gitmeden önce... Geçen gelişlerinde zaten çok beğendiği bir şey görmüştü. Kalfa kadın arabada bekleyecektir. İnayet Hanım kadının itirazını beklemeden, az önce durdurduğu arabadan atlayacak, en ağırbaşlı, en hanım haliyle büyük kapıdan içeri girip ilerleyecek, birkaç basamak çıkıp (ikircim içinde, gene de yerinden kıpırdamaktan korkan –İnayet Hanımın kızması, dargınlığı korkulacak bir şeydir çünkü– Kalfanın kartal olsa göremeyeceği, seçemeyeceği bir noktaya ulaşınca) hızlanacak, sağına soluna bakmadan uzun geçidin sonundaki merdivenlere varacak, kendini artık tutamayacak, atacak aşağı o merdivenlerden, arka kapıda bekleyeceğinden bir an bile şüpheye düşmediği arabaya ulaşınca birden duracak, kapının açılmasını bekleyecek, gene en hanım, en ağırbaşlı haliyle binecek arabaya, kamçıyı sırtlarına yiyen atların hamlesine uyarak, kendini Hüsnü Beyin kollarına bırakacaktır.


3.

Taksim çeşmesini hep kuru gördüğümü sanmıyorum. Pek uzak bir geçmişte, zincirle bağlı tası doldurup su içen birini gördüm mü?


Elim anamın elinde Fransız konsolosluğunun önünden yürür, Yıldız sinemasının karşısına geldiğimizde karşıya geçerdik genellikle.

Parmakkapı adının çeşitli yolaklara açıldığını çok sonraları düşünecektim. Ama daha o zamanlar, Büyük ile Küçük Parmakkapılar ayırımına sırt çevirerek, karşıda kalan öbür kaldırımı unutarak, ağzıma bir şeker, o zamanlar pek sevdiğim (Aşk-ı Memnu'da Lebon'dan alınıp yalıya getirilen, Bihter'in özellikle sevdiği) menekşeli bir fondan atar gibi, Parmakkapı'nın heyecanını uzun uzun gezdirirdim içimde. Yıldız sinemasının resimleri, renkli afişleri olurdu; muhallebicinin tarçın, fıstık, hindistancevizi çalınmış, titrekliğini, tadını bildiğim ama pek sevmediğim aklıkları, tavukları, pilavları, havagazı şirketinin loş boşlukları, o küçücük kitapçı dükkânının, yerden tavana, akıl almaz sayıda kapakla döşenmiş camlığı olurdu. Öbür dükkânlar, Ağacamiine yaklaşırken, artık beni değil, arada bir, anamı ilgilendirirdi. Yıldız sineması ile kitapçı dükkânı daha pek uzun bir zaman, Parmakkapı'nın başlıca çekimini besleyecekti benim için.

Yıldız sineması kocaman iki duvar resmiydi her şeyden önce. Sonraları artık usanıp görmeyeceğim, daha sonra da bakmayacağım o resimleri çocukluk yıllarımda tüketmeğe doyamazdım.

Duvar resimleri bizim eve girişte de vardı. İstanbul'a kaçmış Rus ressamlarının hemen hemen tümüyle uydurma bir "Doğu"yu canlandıran sahneleri ağır basardı belki de bu duvar resimleri arasında. Ancak, o yıllar, bu duvar resimlerine herkes meraklı olduğu için bu "Doğu"nun yanı sıra kır eğlenceleri, Boğaziçi görüntüleri, kırlık, bahçelik yerlerde oturan, ayakta duran, konuşan, koşuşan, ince, renklice giyimli büyükler, çocuklar, İstanbul camilerine hiç benzemeyen camilerin egemen olduğu Haliç görüntüleri de az değildi. Balonlar, kuşlar, tazılar, özellikle kadın giysileri, akide şekeri renkleri, uçucu hafif, püfürtülü bir dünya çizerdi bu duvarlara. Ama karartılmış, kara, kahverengi, kirli sarı, mor renklerin bunaltıcı, masalsı dünyası da vardı birçok yerde. Yıldız sineması; patlıcan renkli kadifeleri, sarı ışıkları, salona oranla büsbütün loş görünen –hiç ama hiç çıkılmayan– balkonu, kopkoyu, ahşap kapıları, büksül koltuk tahtaları, kararmış yaldızlarıyla kurduğu bir eskimişlik içinde o esmer görünüşlü resimlerini anımsayacak çocuklara gösterim aralarında da masal emzirirdi.

Bizim salonu da boyamıştı bu Ruslar. Gül kurusuna çalar bir pembe bozması üzerine ürkünç kara yapraklı, kara çiçekli kara sarmaşıklar kaplamıştı duvarları. Kendimi bildim bileli gördüğüm için alıştığım, dünyanın verilerinden biri diye bellediğim bu nakışları, sonraları, sevmemeği başarabildim.

Babaannemin masmavi odasının üst yanındaki mavili aklı suyu cetveller, ince fırçalarla çizdiklerini anımsıyorum; bugün bile gözümün önüne gelebiliyor.

Nakışsız duvar azdı bizim evde. Teyzemlerde ise nakışlar, duvarlarda değil, perdelerde, döşemeliklerde, örtülerdeydi; bizdekinin tersine.

Konsolun üzerinde o zamanlar bile eski diye nitelenen, nasıl kullanıldığına hiç akıl erdiremediğim porselen leğenle ibriğin –boyumun o ibriğe tepeden bakacak kadar uzaması için yıllar yıllar gerekecekti– kenarları da mavi nakışlıydı.


Pamuk Prenses ile Yedi Cüce'yi Yavrutürk dergisinde okurken, ya da okuduktan az sonra, Yıldız sinemasında filmine götürüldüm. Yavrutürk'deki resimler de Walt Disney'indi. Ama filmin renkleri vardı. Ecenin aynası, hele Ecenin Cadılaşması beni büyük korkulara saldı. Hemen ardından uzunca bir hastalık geçirdim. Ateşten yandığım geceler, Cadı geldi geldi gitti gözlerimin önünde. Peder sinemayı bir daha yasakladı. Oysa bu yasaklar, anamla ben bir araya gelince, etkili olamazdı ki... Ondan önce King Kong olayı da yasaklamaya yol açmıştı. Şık sinemasının, Aynalı sinemanın kapısından içeri girmenizle başlayan "King Kong geliyor!" çığlıkları, zorlanan, kırılacağı belli bir kapı, neye oranla, orasını çıkaramıyorum ama, ufacık kalan bir kız, ışık tutan adamın bizi yerimize götürmesine dek görüp işitebildiklerim oldu. Daha oturmadan ağlayıp bağırmağa, anamın eteğini çekiştirmeğe başladım, aynalarla kuşatılmış girişe çıktık. "Bari yarın yalnız gelin de, hanımefendi," dedi biri, anamın elinden bileti alıp imzalayarak. Pola Negri'li Mazurka'yı da orada (mı) gördüm (mü)? Yasaklamanın biri ancak, daha uzun ömürlüce oldu; onu da peder değil, ben koymuştum. Nedenini anımsayamıyorum şimdi.


Aynalı duvarlar, ağır, koyu renkli kadifeler, nakşın kendisi olmuş tahta çubuklar, üçüncü sınıf resimler, leğen-ibrik, perde, koltuk... Gelip geçen, gene gelip gene geçecek modaların gelgitinde insanları oyalayan, avutan, ısıtan neydi?

Nedir?

"Lağımlaranası"ndan, s. 79-87