.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

12/24/2016

O - Hakkari'de bir mevsim



A /Hak. kenti.

Hak. kentim
çileli gözlerin
cüzzamlı derin
ve-kar ile devam eder adın.
İrtifa binaltıyüz metre.
Nüfus onbin
yarısı asker.
Ne yolun var, ne suyunyarlar
arasından akan ve yaza doğru dağlardan eriyen karlarla
birlikte taşan Zap 'ını saymazsak.
Adın gibi garip bir kentsin Hak.
Sende yaşayanlar
ne Tanrılar, ne insanlar
hiçbir iz bırakmamış gibidirler.
Ola ki Tanrılar hiçbir zaman uğramadılar semtine
ama insanlar
yüzyıllar boyu gelip sende yerleşenler, kaçanlar, korkanlar,
yalçın kayalarında bir korunak bulup, çoraklığına, dayanılmaz
iklimine karşın sende karar kılanlar, seni barınak bilenler, sende
yerleşenler niçin bir iz bırakmadılar arkalarında
o kaçan, durmadan kaçan halklar
kovalanan ve kovalayanlar?

Kalka, karabasanlarında gördü belki seni, ama adlandırmadı.
(Ya da hiç girmedin onun düşlerine.)
Bilseydi, senin gibi bir yer var yeryüzünde
en korku,nç kitabının konusu sen olurdun.
Tolstoy bilseydi seni
soyluluğundan bin beter utanırdı.
Ve kimbilir belki yazarlığından
şimdi benim utandığım gibi
Avvakum bilseydi yakınında senin gibi bir kent olduğunu,
Kafkasları aşıp çile çekmeye sana gelir,
senin mağaralarında yaşardı.
Dostoyevski sürülseydi sana
Yer Üstünden Notlar'ı yazardı
ya da Suç ve Suç 'u .

Kentim Hak.
umudunla umutsuzluğun
güneşinle karın
uykunla uykusuzluğun
insanlarınla hayvanların
kurtlarınla köpeklerin
bil ki
bir inilti gibi sürüyor daha bende.
Her kim ki seni gerçekten yaşamıştır
bu inilti sürüp gider yaşamında, düşünde.

Örneğin:
Senden ayrıldıktan sonra
sana hiç benzemeyen
gerçek kentlere gittim.
Uygarlığın büyük kentlerine.
O kentlerde de insanlarla konuştum
yabancı, ama bildiğim dillerden.
(Sen benden, ben senden olduğum halde, garip, yüzyıllar boyu
hiç öğrenememişiz birbirimizin dilini.)

Ama her sözcüğümde, senin kokun, senin soluğun, senin yokluğun,
senin yoksulluğun ve senin ölümlerinle doğumun vardı.
Asfalt yollarda saatte yüzyirmi kilometre hızla ilerleyen renk
renk, biçim biçim otomobiller akıyordu.
Ama ben baktığımda koyunları görüyordum, dağlardan, otlaklara inen.
Ve genzimi yakan koku benzin değil, koyunların kokusuydu.
İnce, uzun, sarışın kadınlarla sevişiyordum, rahat sıcak otel odalarında.
Ama her sevişmede, sende konakladığım günlerin, gecelerin yatakları,
o yataklarda yaşanan yalnızlığın kara düşleri çıkageliyordu.
Senin yüksekliklerinden deniz kıyılarına indim.
Denizde, dağların, sarp kayaların, toprak evlerin, derin mağaraların yansıyordu.
Denizin çakılları, dağ kekiği, yaban nanesi kokuyordu.
Kentleri kentlere götüren, geniş, asfalt ya da beton yollarda arabamı sürerken
senin kısraklarından birinin üstünde dolu dizgin ilerleyen bir atlıydım,
yüreğim, tipili bir günde bir dağını, bir tepeni tırmandığım andaki gibi acıyordu.
Soluk soluğaydım.
Ve sıcak günlerde soğuk terliyordum.
Sende, gurbette duymuştum kendimi, kentim Hak.
Senden uzakta yaşadım gerçek gurbeti.
Bu satırları gene bir deniz kıyısından yazıyorum sana.
Az önce kızgın çakılların üstüne uzanmış, uzaktan geçen bir yelkenliye bakıyordum.
Sonra karnım acıktı, kıyıda bir aşevine gittim, bir balık istedim,
bir kadeh de rakı.
Rakı rakı değildi,

önüme konan balıksa
inanır mısın, senin otlu peynirinin tadında.
Aylardan Temmuz
gene erken kalkıyorum sabahları.
Gene ilk işim, penceremi açıp gökyüzüne bakmak.
Gene sessizliği yaşıyorum
-senin sessizliğini, kendi sessizliğimi-.
Bakıyorum, güneş uçsuz bucaksız karların üstünde yansıyor.
Hiçbir iz yok, hiçbir iz yok, hiçbir iz -kurtlar inmemiş bu gece, köpekleri salmamışlar.
Sonra, birden (ne oluyorsa, yaşamımı degiştiren ne oluyorsa,
ne olduysa, hep birden oluyor) bir atlı, karlara bata çıka ilerliyor;

bana mı geliyor, benden mi uzaklaşıyor, belli değil.
Sonra öyle bir yaklaşıyor, öyle bir yaklaşıyor ki
bakıyorum pupa yelken bir tekne bu.
İşte o zaman geçmişimi ve sende geçirdiğim günleri ansıyıp, oturuyorum masamın başına
bir insanın başından geçenleri anlatmak için başka insanlara.

B I Kazadan Sonra

Ey okuyucu
eğer yaşantın boyu, bir gün olsun
bir teknenin kaptanı olmadınsa
-ya da böylesi bir duyguya kapılmadın, böyle bir düş
görmedinseteknen,
bir gün ya da bir gece, yolunu şaşırmış,
bilmediğin sularda yol alırken
haritalarda görülmeyen kayalara çarpıp batmadıysa
ve kendini tek başına
- Tayfalar nerde? Dümencim n'oldu?-
bir kumsalda da değil, denizden kilometrelerce uzakta, üstelik
bir dağ başında (Rakım: 2. 100) bulmadınsa
ya da benzeri bir korkulu düşü,
gözün açık ya da kapalı görmedinse
bu kitapta yazılı olanları anlamakta güçlük çekebilirsin.
Çünkü anlamak bir ortak dil gerektirir.
Ortak dil ise,
ortak yaşam I ortak bilgi I ortak birikim I ortak düş
kimi yerde, ortak düşüş demektir.
Ortak değilse bile, yakın I benzer I gibi.
Ama diyebilirsin ki, Bana yabancı olanı arıyorum ben.
Öyleyse yolun açık olsun.
Ama gene de,
bu kitabı okurken elinin altında, büyük gezginlerin sözlükleri,
andaçları bulunsun, derim.

Burada yazılanlar, insancıl bir deneyin damıtılmış parçaları.
Ola ki, bir gün, yolunu şaşırmış ya da yolunu yitirmiş bir başka gezginin işine yarar.
Benim teknem , nerde, ne zaman battı, ansımıyorum.
Kendimi bulduğum yer, sonradan bir Turizm Rehberi'nde okuduğum
 ve şu sözcüklerle anlatılan yere çok benziyordu:

"Doğusunda İran, Güneyinde Irak devletleri sınırıyla, Kuzeyinde Van ve Batısında Siirt vilayeti toprakları bulunan Hakkari vilayeti, Doğu Anadolu 'nun Güneydoğusunda, köşede yer alan çok engebeli bir bölgemizdir. Vilayette bugün şehir gö­ rünüşünde hiçbir topluluk yoktur. Vilayet merkezi olan Çö­lemerik kasabası dahi küçük bir kasabadır. Bu bölgenin tarihi de kesin olarak bilinmiyor. Çünkü bölge yüzyıllar boyunca dış çevre ile kapalı yaşamış, buraya milletler kolay kolay girerek yerleşememişlerdir. Hakkari dolayları yurdumuzun en engebeli, aşılmaz dağlarla çevrili, yolsuz, ıssız bir köşesidir.

Her yanını kuşatan dağların yükseklikleri 4000 metreye yaklaşır. Burada vadiler de uçurumlar halindedir. Kasaba ve köylere motorlu taşıtlar yaz aylarında dahi işlemez. Dağlarda toktağan (hiç erimeyen karlar) hatta küçük buzul kitleleri bulunmaktadır. Dört bin metreye kadar yükselen dağlara çok kar düşer. Yağmur çok yağar. Sular bu engebeli bölgede derin ve korkunç vadiler açar. Bilhassa vilayetin merkezi olan Çölemerik kasabası, yanından geçen Zap Suyu 'ndan 1040 metre kadar yüksektedir. ' '

Gerçekten "düştüğüm" yer burası mıydı? Bilmiyorum. Ama benzerlikler, yazıda gördüğüm kadarıyla, geçerliklerini hala sürdürüyorlar belleğimde. Zaman (coğrafyayı da, tarihi de, toplumu da, bireyleri de içine alan o geniş zaman) kendini dağ başında bulan herkese bir şeyler öğretebilir.

Bana, eski bir denizciyi de öğretti. Kendimi bir gün aralarında bulduğum insanların, konuştuğum
dili hemen hemen hiç anlamadıklarını gördüğümde, onlara dilimi öğretmek yerine (çünkü böyle yapsaydım çok bekleyecektim ''e bunun ne anlamı vardı, ne de gereği) onların dilini öğrenmeyi, onların dilinden konuşmayı denedim. Geçmişteki tüm büyük gezginler aynı yolu izlememişler midir?

Ama, hem içinde bulunduğum koşullar, hem izlediğim yol, hem de (belki) \'armak istediğim yer değişik olduğu için, ben daha sonra başka bir yöntem izledim. Günün birinde benzeri (ya da benzemezi) bir durumda kalırsan, kuşkusuz sen de başka bir yöntem izleyeceksin sevgili okurum.
Kendi yöntemini. Çünkü her kişinin bir başka yolu, bir başka yöntemi olmak gerektir.

Denizde de, karada da hep buna inandım. Ve öyle yaşadım.
Benim burda sana sunduğum harita ve pusula binlercesinden, yüzbinlercesinden biri.


1 / YABANCILAR ARASINDA BİR YABANCI 

Söyledim değil mi, teknem kayalara çarpıp battı.
Ve kendimi burada buldum.
Söyledim değil mi, kızgın kumların üstünde değil, deniz kıyı­
sında değil, başı bulutlarda bir yerlerdeydi bu kayalar.
Kendime geldiğimde, çevremdeki insanlara denizi ve tayfaları sordum.
Hiçbir şey anlamadılar.
Karların üstüne, (çünkü karla kaplı kayaların üstünde bulmuş­
tum kendimi) bir çubukla denizin dalgalarını çizdim.
Bir de gemi.
Bilmediler.
Deniz nasıl anlatılır?
Çevremdekiler, yaşamları boyu görmemişlerdi denizi .
(Bunu sonradan öğrendim.)
Denizden değilse, nerden geliyordum?
Hangi tufan atmıştı beni buraya?
Bilmiyorum.
Gerçekte bir gemim olduğunu
kaptan, çarkçı, muço ya da o geminin bir yolcusu olup olmadığımı giderek sözünü ettiğim kazanın gerçekten mi, yoksa düşümde mi başıma geldiğini de bilmiyordum.
Ansımıyordum..