.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

1/25/2011

Bir deniz düşü için





Herkes aynı sahilde kümelenirken, denize karşı çölün sevgisini  öneriyorum...Bir şarlatanın sevgisine, bir abdalın kederli sevgisini.Ölüme karşı yaşamın, geçmişe karşı geleceğin sevgisini.Tutulmayan ellerin, bakılmayan gözlerin, bulutların, suların, yosunların sevgisini...Kuşların; evet, bütün kuşların sevgisini.Bir  nehirken, bir deniz olmak düşü için düşlerin sevgisini...Düşlerin sevgisini!


        Elitis, “En yorgun nehir bile/Dolanıp ulaşır denize,” diyor; örselenmelerin, coşkuların büyük depremlerinin ummanında yorgun nehirler gibi -hep bir deniz düşüyle- akıyor ve yaşıyoruz bizler de... Akıp varacağımız yer ise düşteki denize rağmen meçhul bir soru imi günlerin terli göğsünde...
       Çünkü bir sonraki günün sabahına kimin, nasıl uyanacağı belirsiz bir toplumsal güvensizlik ülkesi Türkiye.  Birey olarak duruşunuzdaki vakur tercihler için ansızın bedeller konulabilir önünüze...Tabii “kral” değilseniz, soytarıyı oynamayı da reddediyorsanız, bu bedellerle çok sık karşılaşırsınız; fakat üzülmeyin, zamanla alışırsınız...
       Bütün kederlere, yıkımlara rağmen insan, her zaman Dünyaya geldiğine minnettar; aşka, ekmeğe, gökyüzüne minnettar.Modern dünyanın insanlığa kazandırdığı sosyal refahın yanı başında yaşattığı kuşatma ve örselenmelere rağmen yaşıyor olmak,insan için hiçbir gerekçeyi pişmanlığa dönüştürmeyecek kadar güçlü bir duygu.
       Bu duygunun, duyarlığın civarında ise kral ve soytarı oyunu, insanlık tarihinin büyük oranından bugüne, evrile evrile, ama öz değil, sadece biçim değiştirmiş ve sürüyor... Daha gündüzler boyu ışıkta, yarı aydınlıkta ve zifiri karanlıkta bile inanlığınküçümsenemeyecek bir oranının bu oyunu sürdürdüğünü görüyoruz.
       Mevcut normlara göre barbar değilseniz, kralı oynayamazsınız; soytarıyı oynamayı seçtiğinizde ise asla kendiniz olamazsınız... Kralı oynamak, verili bütün toplumsal yasalarla koşulsuz uzlaşmayı öngördüğünden, hiç de albenili değil; duygularından ruhuna, ilişkilerinden değerlerine dek ne çok şeyi aldıktan sonra, verdiği rezil karşılıkla bir süre hükümran olunur belki, ama “insan” olunur mu ki?
     
      Kralı da soytarıyı da oynamayı reddettiğinizde, giderek yalnızlaşır, giderek daha çok yaralanır ve mağlupların hanesine yazılırsınız...Oyun dışı kaldığınızda, mağlupların hanesine yazılmaktan başka bir seçenek sunulmaz size; haklı bir yalnızlık ve onurlu bir yaralanmadır bu.Çirkinliklere dalkavukluk, rezilliklere figüranlık etmeye her zaman yeğdir...

      Montaigne, “Krallar da, dilenciler de hep aynı iştahla acıkırlar” diyor; fakat siz, huzura ne kadar acıksanız da, ta başından verili olana bir figüran olmayı reddettiğiniz için payınıza eksiler düşürürler...
       Kral ve soytarı oyununda krallar, soytarılar ve bilumum dalkavuklar hep yerleşik; verili olanla uzlaşmayı reddeden ödünsüzler ise hep göçebe, hep sürgündürler. Çünkü köşe ve su başlarını tutmuş krallar ve onların uşak orduları, ödünsüzleri dize getirebilmek ve erklerini gerçekleştirebilmek için aman vermezler...
     Yaşadığımız gezegende pek çok tarihsel kişiliğin, kültür ve sanat adamlarının sürgünlerde heba olmuşluğu bilinir. Yara alan onurun son mevzisini kurtarmaktır bazen göçün işlevi... Kalanı kurtarmaktır; kalan ne ise onu kurtarmak ve yitirilen neyse yerine  geride kalanlar için bir ünlem bırakmaktır.
      Göç de bir tür başkaldırıdır. Sosyolojik olarak “göç”ün nedeni, özetle ve en yalın tanımıyla “daha iyi bir yaşam”dır. Tarih boyunca barbarlar, insanlığa daha iyi bir yaşam için başkaldırmaktan, bu yüzden de göç etmekten, sürülmekten başka bir seçenek sunmamışlardır.
      Göç, hayatın kurulu düzenini, verili olanı altüst edilebilmektir. Göç, elbette cürettir, serüvendir ve serüven, herkesin harcı değildir; mâlumdur, her memur göç etmez veya her memuru göç ettirmezler...
     
     Yerleşik yaşamlarından; işlerinden, ilişkilerinden, alışkanlıklarından -gerektiğinde cüretle feragat edebilenler, ehlileşmeyi aşarak, hayatın kurulu düzenle sınırlandırılan anlamını da cüretle altüst edebilenlerdir; kaldı ki hayatın sunulan anlamı altüst (de) edilebilmelidir; ama bunun için de önce kafasındaki duvarları, karakolları yıkabilmelidir insan.
     Sıradakinin, sürüdekinin evrenine kilitlenerek Kafka’nın hamamböceklerine ya da Gonçarov’un Oblomov’una benzeyerek yaşamak ve hep küçük imtiyazlar için büyük ödünler vermek zorunda kalmak, nasıl onur kırıcı ve katlanılmazdır...
     Hayatın verili anlamını altüst edebilmek, her şeye başka pencerelerden bakma olanağı sağlar ve insanı bilincin belirlenmiş sınırlarının dışına taşıyarak yitirebilecekleriyle yüzleştirir; yitirebileceklerimizle yüzleşebilmek, kafalarımızdaki korku duvarlarını yıkar.
    
    Yüzleşebilmek, insana özgüveninin kaçınılmazlığını da anımsatıp, kişiye yalnızlığını çırılçıplak gösterir; yalnızlığı, acıyı görmek ve bilmek, kişinin bilincini özgürleştirir; özgürleşmek, özerkleştirir.Özerkleşmek, özgünleştirir.Özgür, özerk ve özgün olmak, kişilik sağlığına her zaman iyi gelir...
     Kanımca en güçlü insanlar, yalnızlıktan, kendi olmaktan sakınmayanlardır.Bedeli yalnızlık mıdır bunun, yani kendi olmanın, kalmanın? Yalnızlıkta ne var, acı mı? Acı çekmeyi bilmeyen insanların başarılarına da, sevgilerine de inanmamalıyız!
      Özenle kurulmuş o köprüleri bir çırpıda atabilmek, her insanın harcı değildir.Çünkü bazı hayatlar, bazı dengelere adeta mıhlanmıştır. O hayatlar, biraz da iskambil kâğıtlarından yapılan şatolara benzerler; bir kâğıdı çektiğinizde bütün şato yıkılır gider.Onlar hep bayrak direği gibi çakıldıkları yerde yaşamayı kanıksamışlardır...
      Kimilerinin de şatolarındaki bazı kâğıtlar, zaten çekilip her biri bir yerlere saçılmışlardır; bu yüzden bir kâğıdın çekilmesiyle çekilmemesi arasında bir fark yoktur; o insanlar, gittikleri her yere kendi portatif şatolarını kurarlar.Çünkü onlar da portatif yaşarlar: Katlanabilmek için...
        
      “Olağan” ve “Olağanüstü” olmak üzere iki tür insana inanıyorum.Olağan insanlar, yaşamlarında hiçbir riske yer açmadıkları için, ne uzar ne kısalırlar.Sanki görünmez bir el onları bir atlıkarıncaya bindirmiştir ve güzergâhları: Tuvalet, mutfak, yatak odası, işyeri, stadyum, cami, mahalle kahvesi vb.’dir; hep aynı yerlere gider döner, gider ve dönerler.
       Genellikle sürüler halinde yaşar, birlikte düşünürler.Üremek, en önemli maharetleridir ve bütün canlılar gibi üremekten büyük haz duyarlar ve yaşamın anlamını bununla sınırlarlar. Kendilerinin yerine hep başkalarının düşündüğüne inandırılmışlardır.Bu yüzden fikirleri de kendilerine ait değildir. Genellikle milliyet, din, futbol takımı taraftarlığı gibi hazır, paket servis aidiyetlerle kendi aralarında, -ama sadece kendi aralarında- anlaşırlar.İlkeleri ve doğruları yoktur; çıkarlarına ve güdülerine göre -cemaatler, sürüler, mangalar halinde yaşarlar.   
      Bazıları kendilerine sunulmuş aidiyetlerin öyle ateşli savunucularıdır ki, o kişilerin sanki doğmadan önce milliyetlerini bir dilekçeyle sanki kendilerinin seçtiklerini, kutsal kitapları sanki oturup kendilerinin yazdıklarını, taraftarı oldukları futbol kulüplerini sanki kendilerinin kurduklarını sanırsınız... Kendi ürettikleri, kendilerinin yaşama kattıkları değerleri ve farklı konularda dişe dokunur fikirleri olmadığı için, bu konular kapandığında genellikle konuşacakları birşeyleri kalmaz...
     Yapışık yaşarlar...Uyanır uyanmaz birbirlerine ilişip gün batıncaya dek didişir, boğuşur, tartışır ve birbirlerine üzerlerinde rakamlar bulunan birtakım küçük kâğıtlar-yani çekler vb. evraklar- alır verir, sonra o kâğıtları geri almak veya yeniden bir başkasına vermek için debelenir dururlar; kendilerini oldurmak, hırslarını doyurmak için mütemadiyen birilerinin sırtlarını, onurlarını, emeklerini, kalplerini çiğnemek zorundaymışlar gibi davranırlar; bunlar kendi aralarında namaz kılanlar ve kılmayanları olarak ikiye ayrılırlar; namaz kılmayanları rakı ve bira içer, çok işer ve genellikle herkes çok uzaktaymış ya da sağırmış gibi en yakınındakilere bile bağırarak ve her fırsatta küfürleşerek anlaşırlar.Bazılarının sık sık “hııı”, “haaa”, “ohhhş” gibi hayvani sesler çıkardıkları görülür. Dağarcıklarında “....ına goym”, “..kmek” gibi sarf etmeden yaşayamayacakları  kimi cümle ve sözcükleri ve “hişşt”, “leyn” gibi her zaman umuma açık hitap biçimleri mevcuttur(!)
       Olağan insanlar, yaşıyor gibi yapmayı bin kez, finalde ölümü ise bir kez becerirken, yaşamın anlamını altüst edebilenler ise, öldüklerinde geride kalanlara sundukları değer ve erdemlerle anılabilen, yalnız yaşamı değil, ölümü de hakkedebilenlerdir... Onlar, yüreklerinde kasırgalar koparken bile hayata gülümseyebilen, kendilerinden öteye akabilmek için kendilerinden artabilenlerdir.
        
     Olağan insanlar, Pavlov’un “şartlı refleks” kuramına yakışarak, kendilerine öğretilmiş her şeyi tereddütsüz alıp bütün koşullanmışlıklarıyla yaşamlarının sonuna dek hiç eleştirel bakmadan, kıyaslamadan taşıyan, yenilik ve değişim talepleri olmayan “sessiz çoğunluk”takilerdir. Onlar, güçlü görünen zayıflar, cesur görünen korkaklardır; mal varlığı zengini, ama bilinç ve ruh yoksulu olma özellikleriyle de uzlaşmacı ve itaatkâr insanlardır.
     Olağan insanlar, her fırsatta yenilirler; bir acı, bir savruluş, bir yanılgı, bir aşk kırgınlığı, bir ölüm haberi yüreklerinde, belleklerinde derin izler bırakmakla kalmaz, geride kalan hayatlarını da bu nüanslar üzerine kurarak hasta kişiliklere bürünürler; onaramaz, bir daha doğrulamazlar...
     Bu nedenle ben, Hitler’in “ari ırk” tanımı gibi örneklerle kıyas kabul etmeyecek biçimde, “olağan” ve “olağanüstü” olarak iki ayrı kategoride niyetleyebileceğim insan ayrımına inanıyorum. Nietzsche’nin “üstün insan” tanımına da inanıyorum. Çünkü hiçbir zaman sadece tesadüfler, ilişkiler vb. faktörler, insanları ait olmadıkları kimlik ve duruşlara götürmez.Çünkü hiçbir başarı tesadüf değildir.
     
      Dahiler, mucitler, halk önderleri, sanatçılar, bilim adamları, kendilerini risk kulvarlarında duruşlarıyla, emekleriyle var ederek yaşamın, düşüncenin kurulu düzenini çoğu kez altüst edip, insan olmayı, yaşıyor olmayı daha çok anlamlandıranlardır.Onlar, bilincin belirlenmiş sınırlarını dinamitleyen insanlardır.Onlar nicel kalabalıklara fark atanlardır...
       Onlar, günlerin çarmıhında yorgun nehirlerden denizlere akabilen ve bir deniz düşünü düş olmaktan çıkarıp, kendilerine ve hayata giydirebilen veya bunun için emek vermeyi, bedel ödemeyi göze alanlardır. Onları tarih boyunca yargılayanlar ise geride mezarlıklarda kemiklerinden başka hiçbir şey bırakmayanlardır.
    İnsanlık, bin yıllar boyunca katedebildiği bütün kültürel, sosyal, düşünsel, siyasal mesafeyi, cüretle atılıp “Hayır!” diyebilen, üretebilen, diretebilen, sevebilen ve ısrarla  değiştirebilen o insanlara borçludur; katettiğimiz sosyokültürel duraklarda, yaralandığımız teknolojik, hukuksal vb. gelişme ve yaptırımlarda hep onların parmak izleri vardır ve biz, kısacık ömürlerimizle onların en kötü kopyaları bile olmayı başarabilirsek, onların ortaya koyduklarına bir nebze yaraşabilirsek, bize ne mutlu…
     
    Bu yüzden işte herkes aynı sahilde kümelenirken, denize karşı çölün sevgisini öneriyorum... Bir şarlatanın sevgisine bir abdalın kederini.Ölüme karşı yaşamın, geçmişe karşı geleceğin: tutulmayan ellerin, bakılmayan gözlerin, bulutların, suların, yosunların sevgisini.Kuşların; evet, bütün kuşların sevgisini! Bir nehirken deniz olmak düşü için düşlerin sevgisini... Düşlerin sevgisini!


Haymana Cezaevi (Ankara), Mart 1995