.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

1/29/2011

Hatıralar Kuşlar Gibi Dal İster Konacak



“Benzemez insan dostlarıma/ Ağaçlar gölgesini esirgemez/ Güneş köpeğimden daha sadık/ Dizlerime sıçrar ellerimi ısıtır/ Karşılık beklemeden/ Hele kuşlar/ Avcılara bile kin beslemezler.”


Oktay Rıfat’ın “Gün Sonu Konuşması” şiiri böyle biter. Mahsusmahal için aklımda harfler, kâğıda, dünyaya, insana her baktığımda, bu dizeler sözden önce halkalandı içimde. Kalbim, özgürlüğü elinden alınmış insanlara her gittiğinde bu dizeler benden önce vardı cezanın duvarlarına. Dokunan neydi bilmiyorum. Yaşama sevinci; doğanın insana bağışladığı büyük bilgi; insanın yarattığı incinme ve yalnızlığa, sevgisini yitirmeden yapılan sitem; bir iyilik duygusu; bize anlamanın ve sevmenin kapılarını aralayan olağanüstü alçakgönüllülük…
Evet, insan dostlarımız ağaçlara, kuşlara, güneşe, yağmura, denize benzemiyor. Kendisi gibi düşünmeyene, kendisi gibi olmayana karşı akıl almaz bir önlem duygusuyla korkular geliştiriyor. Korku insanı masum bir yerde bırakmıyor. Eşiklerden başlayarak sokakları, öteki evleri, bütün bir kenti, giderek dünyayı bir yabancıya çeviriyor. Yabancı, içimizde mayalanan korkuyu, aldığı her solukla biraz daha kışkırtıyor! Yetmiyor, içimizden dışımıza doğru halka halka yayılan yalnızlığın zehirli duygusu, yarattığımız bu yabancıyı düşmana dönüştürüyor. Anlamanın ve sevmenin, dünyayı bir bağışa çeviren konakları geçilmiştir artık. Düşmanlığın nerelerden birikip geldiği çoktan unutulmuştur. Herkes yalnızca kendi haklılığına inanmaktadır. Ötekinin hikâyesi yoktur. Korunma güdüsü; hiçbir adalet duygusu, yaşama hakkı, varoluş saygısı tanımadan açık bir şiddete ve yok etmeye varmıştır: Bir parmak sallamadan, seste cisimleşen öfkeye; dayaktan öldürmeye, onlarca acıyla her şey cezaya dönmüştür “öteki”ler için. Korku, hem yedeklediği hem merkezine oturduğu çıkarla, bireysel ve toplumsal düzlemde örgütlenmiştir. Kendisini haklı kılacak kurallarını koymuş, yapılarını kurmuştur. İnsanın evine, bedenine kurulan hapishane yetmemiş, zamanı, doğayı, insanı suça ve cezaya çeviren kocaman yapılar kurulmuştur. Korku, çıkar ve güç, şiddetini yasalaştırmış, bir kamusal düzene dönmüştür. Terazinin dolu kefesi devlettir, boş kefesi ‘düzen dışı’ dır. Düzen dışının mekânı mı? Mezarlık değilse hapishanedir elbette… boş kefeden fırlayan hayatın dışına düşecektir!..
***
Ölüm sonsuza düşer, tamam da (ölenin yaşayanlarda süren hatıralarını da öldürebilirseniz kuşkusuz), hapishanedeki insan hayatın dışına düşer mi? Kimi, hangi ağır sessizliğe, donmuş zamana, sevgisiz mekâna, hareketsiz gölgeye kapatırsanız kapatın, eğer dışarda bir gün yaşadıysa, verdiğiniz bütün cezayı ters yüz edecek dayanma gücünü, sonsuz bir zamanı da vermişsiniz demektir. Bu güç, bu sonsuzluk insanın hayal gücüdür. Hiçbir korkunun, cezanın, yoksulluğun önünü alamadığı, “terbiye” edemediği mucizesidir insanın. Ağacı kesmezseniz ya da güneşi karartmazsanız, gölgenin önünü nasıl alamazsanız, insanı yok etmeden, cezanızı bir karşı cezaya çevirecek hayal gücünü elinden alamazsınız. Siz, gücünüzün azdırmasıyla yüksek sesin bütün perdelerinden konuşun durun; duvarlarınız çiçek açacaktır; verdiğiniz korku gülünçleşecektir; caddeler salkım saçak yataklarda sürecektir; koğuşun ya da hücrenin tavanı günün her saati denizdir, parktır, bozkırdır, sıralı kirpiktir, dağ koyağıdır, kadın ağzıdır, anne sesidir, çocuk gözleridir, kavga meydanıdır. Unuttuğunuz ya da bilmek istemediğiniz iki şey var: İçerdeki insanın sizden ve dışardaki diğer insanlardan çok daha fazla dışarda olduğu; ikincisi ise özgürlüğün hayal gücü olduğu… hapishanenin kapısını kapatırken hayal gücünün kapılarını açtınız. Hiçbir zaman bilemeyeceğiniz bir başka şeyse, zamanı, içerdeki insanın dışarıdaki insandan çok daha iyi bileceğidir. Sizin, ancak ölümün eşiğinde bir hayıf duygusuyla hatırlayacağınız zaman, içeri koyduğunuz insan için saniye saniye gerçekliğe dönüşmüş, ayırdına varılmış, değeri dünya olan bir somutluk kazanmıştır. Çünkü onun için geçmesi de acıdır, geçmemesi de… zaman, mahpusun bedeninde ‘şimdi’ olarak can bulan hayal ve hatıradır.
***

Oktay Rıfat’ı bir daha analım: “Hep yaşadığımı hatırlatıyorum kendime/ Diyorum ki işin acele/ Bir gün ne el kalacak tutmak için/ Ne yürümek için bacak/ Ne bulutların seyri/ ne de bir hatıra dünyamızdan/ Çünkü hatıralar kuşlar gibi/ Dal ister konacak (…)”


Hatıra iyidir elbet mahpus için. Onu yaşadığı dünyanın içinde tutar. Hayal çok daha iyidir. Onu geleceğin içinde tutar. Yalnız hatıralar mı? Hayaller de dal ister konacak. Yaşayan her şey gibi; kuşlar, ağaçlar, kediler, çiçekler, insanlar gibi, hayaller de kendisini hayatın içinde görmek ister, sınamak ister, çeşitlenmek ister, büyümek ister. Oysa beş duyu ile beslenmeyen hayal gücü yorgun düşecektir. Bir biçimde dile gelmeyen, hayat bulmayan hayal gücü, usul usul kabını yakmaya başlayacaktır. Cezanın çanları yeni çalmaya başlamıştır. Hapishane bütün kasvetiyle, sessiz sinsi, içerdeki adamın içine yürümektedir. Gardiyan şimdi gardiyan olmuştur; duvarlar gittikçe soğuk, yüksek ve uzaktır; gelenler dışardan yalnızca keder getirmektedir; ranza yavaş yavaş erimektedir; dünya ne hatıradır artık, ne hayal… insana verilebilecek en büyük ceza başlamıştır.
Yazmak tam da buradan başlamıştır cezaevinde; şiir, resim, müzik, roman, el işleri, tiyatro, buradan… çünkü insan, hangi insansız cehennemle cezalı olursa olsun, soluk aldığı sürece var olmak için kendisini yıkıp yıkıp kuracaktır. Yaşama mucizesi dediğimiz şey, onun, çift ağızlı bıçak gibi iyiliğe de kötülüğe de işleyen bu yetisindedir.