.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

1/28/2011

Yalnızız

Yalnız mıyız?

                  
                      “…Laboratuarlarında aradığın, incelediğin, oyduğun, dibine indiğin, sırrını deştiğin her şey arasında yalnız ruhun yok…’’ (Peyami Safa-Yalnızız)
Psikolojik roman türünün Türk Edebiyatı’ndaki kıymetli isimlerinden biri ‘O’.  Bugün, “üstat” ın insanlığa, vermek istediği mesajları bünyesinde barındıran eserlerini görmek mümkün raflarda.  “İlk romanı” namını gururla üstlenen Sözde Kızlar (1923); kendi hayatının otobiyografisi olarak tanımlanan, hasta bir çocuğun psikolojisini içeren Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930); ismi, yazarın çoğu eserinde hakim olan kavramı göstermesi bakımından büyük önem taşıyan Bir Tereddüdün Romanı (1933) ve daha sayamadığımız, geride kalmış izler…
‘O’ insanoğlunu başat seçti. İkilemleri, toplumda gördüğü bozuklukları, çatışmaları, şüpheleri, yalanları dolanları, sıkıntıları gözüne kestirdi ve kalemini eline aldı. Eserlerinde kahramanların ruhlarına inip, derin tahliller yaptı. “Yalnızız” da da yaptı yine yapacağını ve okuyucuyu bir kez daha sorgulamaya çağırdı. Kimden mi bahsediyorum…
Yıl 1951, “Yalnızız”
      Büyük bir bölümünde zihnimizi uzun süre meşgul edecek şüpheler ve tereddütler silsilesinin bulunduğu romanda yazar, bizlere birer davetiye gönderir. Davetiyeyi açıp baktığımızda Safa’nın, bizleri materyalizmin ağından kurtulmaya, ihmal ettiğimiz ruhumuz ve kendimizle baş başa kalmaya çağırdığını görürüz. Yazara göre, insanlık, maddeciliğin hoyrat eli nereyi işaret ederse oraya gitmekte, bocalamanın içinde sürüklenirken ruhunu unutmaktadır. Bütün problemlerin kaynağını, insanın ruhuna ve kendine yabancılaşması oluşturur. Romanda kahramanların ruh tahlilleri bu konu çerçevesinde şekillenir. Kahramanlar konuşturulur, masaya yatırılır ve durum incelemesi yapılır. Mesaj verme isteği hiç tükenmez, ideal ülke yaratılır. Sorgulayıp sorgulamamak, esaslı bir ders olarak görüp görmemek ya da yazılanlara karşı öfkesini belirtip belirtmemek tamamen okuyucuya kalmıştır…
Sayfaları geri çevirip devam edelim… Temelde birkaç karakterin çevresinde dönen olay, bir şüpheyle başlar ve bizleri tahmin edilmesi güç sonuçlara götürür. Hani korku-gerilim filmlerinde olur ya, izleyicinin zihnini oyalamak için dikkat başka yere çekilir lakin asıl unsur da soyutlanmış bir şekilde aynı sahnede vardır. İşte “Yalnızız” da da birkaç defa selamlayabiliriz bu durumları. Örneğin, başlangıçta Besim ve Mefharet karakterlerinin şüphesi başımızı döndürür. Şüphenin hangi yola çıkacağı konusundaki merakımız bizi hızla sayfaları okumaya iter. Merakımıza karşı koyamayarak çıktığımız yolda şüpheyle ilgisinin olabileceği aklımızın ucundan bile geçmeyen karakterin gelip salonun başköşesine oturması gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. İlerleyen bölümlerde de bu karakterin, aslında koltuğa uygun olmadığı hatta şüphenin de yersiz ve Selmin cephesi tarafından, yaratılması adına ateşlenmiş olduğunu görürüz.
      Gelelim başka bir karaktere. Samim’ e, kutsal görevi üstlenen zatı muhtereme. Peyami Safa’nın her daim okuyucusu olanlar bilirler, onun bir özelliği vardır: Üstat, romanlarındaki kahramanlardan birini seçer ve onun ağzından kendi görüşlerini çekinmeden, büyük bir zevkle dile getirir. Bu romanda ise okun ucu Samim’i gösterir. Yazar, Samim karakterine büyük bir sorumluluk yükler ve onun, bedenine yerleştirdiği Peyami Safa zihnine hizmet etmesini ister. Samim, çevresinde olan bitenleri inceler; toplumsal ve aynı çerçevede toplumsalı oluşturan bireysel aksaklıkları belirtir; odaya girip kendisiyle baş başa kaldığı anda da Peyami Safa’ya döner ve: “Simeranya adlı ülkeni yazmaya hazırım, tüm soruların cevaplarını burada bulmaya da” der. “Simeranya”, Peyami Safa’nın yarattığı nam-ı diğer “ideal ülke”dir. Aşk dışında her sorunun çözümü gördüğü ideal ülke… Safa, romanın büyük çoğunluğunda Simeranya ile içinde bulunduğu dönemin dünyasını karşılaştırarak muhtelif konularda yorumlarını döker satırlara.
      Yıl 1951, Safa’nın “Yalnızız” ı. Bakınız Samim’e neler söyletir Peyami Safa: “…Müfredat programlarının ezici yükü altında bunalan şimdiki mekteplerde her çocuğun ayrı ihtiyaç ve istidadı hesaba katılamaz. Talebe derse çalışmaktan ve imtihana hazırlanmaktan şahsi araştırmalara da vakit ve enerji bulamıyor. Halis kültürü de meslek bilgisini de bu şahsi araştırmalar verir…
      Bir de Simeranya’dan bakalım: “…Çünkü orada insan bir makine adam ve bir otomat değil, kabiliyetlerinin serbestçe gelişmesine her yaşta ve her meslekte imkan verilen manevi bir şahsiyettir…
      İçerik yönünden oldukça zengin, her mevzudan yorum ve mesajları bulabileceğimiz “Yalnızız” ın sayfalarının, tereddütsüz çevrileceği ve zevkle okunacağı kanısındayım. Benim de okurken en çok zevk aldığım bölüm, Samim’in Meral’i inceleyerek onun üzerine yaptığı yorumlardı. Samim, yani Peyami Safa,  Meral’i birinciye ve ikinciye ayırıp ikisi arasındaki zıtlıkların tahlilini yapar. Birinci “iyi”; ikinci ise “kötü” işlenmiş birer motif gibidir. Yazar, Samim’in ağzından, insanlarda (Meral’de de bunu görebiliriz) çok defa “ikinci” nin birinciyi ezerek üste çıktığını belirtir. Yine yazar, “ikinci” nin “Bugün varız, yarın yokuz” mantığından ileri geldiğini ima eder. İki benlik vardır. Fani olma hissidir, bizi çelişkilere götüren ve benliğimizde bulunan birinci-ikinci bocalamasına sürükleyen (Romanda daha ayrıntılı olarak bulabiliriz birinci-ikinci mukayesesini).
      Ve son noktayı koymadan, edebiyattan sinemaya…
      1995 senesinden, “Bulutların Ötesinde” (Au-dela des nuages, Yönetmen: Michelangelo Antonioni ve Wim Wenders) filminden bir diyalog:
      Bir kafede, kadın adamın masasına gider. Dergide okuduğu şey dikkatini çekmiştir. Bir yabancıyla paylaşmak ister. Tipik bir giriş konuşması geçer aralarında. Sonra kadın anlatmaya başlar.
      Kadın: Bir grup bilim adamı Meksika Dağları’ndaki İnka kentine gitmek üzere birkaç hamal kiralıyor. Bir noktada hamallar öylece duruyor ve devam etmeyi reddediyorlar. Bilim adamları kızıyor ve yola devam etmek istiyorlar. Böyle uzun bir molanın neden gerektiğini anlamıyorlar. Saatler sonra hamallar yola devam ediyorlar. Sonunda şefleri bir açıklama yapmaya çalışıyor.
      Adam: Ne diyor peki?
      Kadın: Sanırım ilginizi çekti
      Adam: Şu an evet
      Kadın: Diyor ki…
      Adam: Evet?
      Kadın: Çok hızlı yürüdüklerinden ruhlarını arkada bırakmışlar.
Ruhlarımızı beklemeli miyiz, beklememeli miyiz? Bu, düşünülecek bir soru mu, yoksa gereksiz bir çırpınış mı?

Melike N. Korkmaz