.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

10/30/2011

“Bilmek” Üzerine…


                                                                                      

                                                  “…Seni biliyordum; insan bildiği bir şeyi unutmaz ki…”


Tek bir cümleydi, kızın günlerdir beyninde dolaşan, oraya yuva yapan, her bir bölmede yeniden yeniden çoğalan, cümlecikler oluşturan, tek bir cümle. “Bilmek…” diye geçirdi içinden kız.  Bir bilgiyi bilebilirdi insan; bir doğruyu, bir gerçeği bilebilirdi. Peki ya bir insanı? Bu kelimenin gücünü düşündü ve ürperdi bir an, belki de bu güç korkutmuştu onu. Tek bir kelimenin uzunca bir cümle içinde kayboluşunu görmüştü defalarca ama ilk defa tanık oluyordu küçücük bir sözcüğün kocaman bir cümleyi sırtlanıp da yol alışına.
Bilmek ! “Bir şeyi anlamış veya öğrenmiş bulunmak.” böyle diyordu sözlükler. Anlamış ve öğrenmiş bulunmak… Defalarca tekrar etti kendine bu hissiz sözlük cümlesini. Gerçekten de onu böylesine anlamış hatta öğrenmiş olabilir miydi? Bir insan bir insanı gerçekten anlayabilir miydi ki böyle bir kaos zamanında? Kavga zamanıydı, hırs zamanıydı, kardeşin kardeşi öldürme zamanıydı bunlar. Böyle bir cehennemde biri çıkıyor “ben seni biliyordum” diyordu; ya bu dünyaya ait değildi ya da gerçekten bildiğimiz dünyayı tamamen değiştirmek için gelmişti.
Bu düşünceler içinde belki bininci devrini tamamlayan kaşığını, fincanından çıkarıp kahvesinden bir yudum aldı kız. Zehri tat boğazından aşağı yayılırken ne yapacağını bilemez bir şekilde kıstı gözlerini; hani uzakta bir şeyi daha net görebilmek için ya da çok ışık olan bir ortamda yakınındaki varlığı seçebilmek için kısar ya insan gözlerini, aynen öyle işte. Gerçi ne uzaktaydı görmek istediği şey ne de ışıklar içinde yüzüyordu uzun zamandır. Tek yapması gereken masanın köşesine ilişmiş o sessiz yargıca doğru kafasını çevirmekti.  Bir süre daha o zamansızlıkta oyalandı ve sonunda teslim oldu içindeki o ilkel isteğe. Çevirdi başını, aynadan yansıyan görüntüyle göz göze geldi ve o an yine kıstı gözlerini; ışıktan değil, uzaklıktan değil, sadece korkudan.  Bir başkasının “…biliyordum…” dediği bu varlığı aslında kendinin bile “bilmediğini” ve bununla başa çıkacak gücünün bulunmadığını bir kez daha hissetti. Yargıç  yine en acımasız kararını vermişti işte!  Ama her doğrunun bir bedeli vardı elbette , saniyeler içinde ayna kendini binlerce parça halinde yerde uzanırken buldu.
Korkuyordu…
Kendine giden kapıları biraz olsun aralayıp ardında göreceği muhtemel karanlıktan ve şeytanlardan korkuyordu kız. Oraya daha önce hiç girmediğini ve bunun sadece kendi tercihi olduğunu biliyordu. “O gün elbet gelecek” diyerek avutmuştu kendini yıllarca, hep bir elin gelip o kapıyı onun için aralamasını beklemişti sanki; tüm bencilliğiyle, tüm vurdumduymazlığıyla istemişti bunu. Kendi yaşıtları doğru erkeğin gelişini bekaretlerini ona teslim etmek için beklerken o sadece tek bir şeyi umursuyordu; kendine giden yolun o sarmaşıklarla bezeli bronz kapısını aralamasını. Onun bekareti de buydu işte; kendiyle ilgili sırlar, gerçekler, kara delikler hiç el değmemiş bir biçimde duruyorlardı orada. Kendi bile el sürmemişti ki o heybetiyle geri iten kilitli kapıya. Biraz utangaç, biraz  kırılgan ama en çok da bencil bir biçimde beklemişti o adamı. Gelecek ve çözecekti tüm sırlarını, bilinmezliklerin içinde güneş misali parlayan bir fener gibi yol gösterecekti ona, kendi içinde takılıp düşmemesi için.
Düşünceler içinde böylesine kaybolmuşken bir sesle irkildi kız. Açık pencereden içeri serin bir hava sızıyor, beraberinde de ürkütücü bir gümbürtüyü sürüklüyordu. Gök gürlüyordu… Sabahın erken saatleri olmasına karşın hava geceye dönmüş, gün gibi aydınlık gökyüzü kendini kurşuni bulutlara teslim etmişti. İşte, damlalar da yoklamaya başlamıştı evin camlarını. Yağmuru çok sevmesine rağmen gökyüzünü yarıp geçen bu ürkütücü sesten hep korkmuştu kız. Nedense hep de yalnızken yakalıyordu onu bu manzara; özgüvenli ve kibirli görüntüsünün ardındaki o korkak küçük kızı bilircesine.  Ne zaman bu sesten irkilse başvurduğu hileyi yaptı kız; gözlerini kapattı. Göz kapaklarının birer demir kapı olduğunu ve onu her türlü tehlikeden koruduğunu düşünmek  istercesine sıktı gözlerini. O anda bir suret beliriverdi o demir kapıların önünde. Onu gördü! Yüzünü böylesine net hatırlayabildiğine şaşırdı bir an kız. Orada duruyordu  işte; sanki yanı başında gibi, onun nasıl korktuğunu hissetmiş de yanına koşmuş gibi orada duruyordu.” Bu bir mucize”  diye geçirdi içinden kız ve görüntüyü kaybetmek istemiyormuş gibi yavaşça önüne eğdi başını. Tam o anda bir gümbürtü daha geldi kurşuni gökyüzünden, açtı gözlerini istemsizce. Görüntü gitmişti, büyü bozulmuştu. Ama gözlerini açtığında gördüğü şey aslında çok uzağa gitmediğinin kanıtı gibiydi; kız düşünceler içinde kahvesini yudumlarken önünde uzanan bembeyaz kağıda harflerin bürünebileceği en dağınık halleriyle yine aynı cümleyi karalamıştı:
“Seni biliyordum…”