.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

1/16/2012

Gezegenin Gezegen Yalnızları



Eğer cüzdanınızda her daim en az üç ülkenin bozuk paraları birbirine karışıyorsa… Herhangi bir anda durup düşündüğünüzde üzerinizdekilerin, iç çamaşırınızdan saç tokanıza kadar her biri başka bir ülkeden geçerken alınmışsa… Duty free’den aldığınız sigaralar bitmeden yeni duty free kartonunu açıyorsanız… Eve döndüğünüzde hangi çekmecede ne olduğunu unutuyorsanız… Her çantanın içinden muhakkak uçak biniş kartlarının parçaları çıkıyorsa… Ajandanızın haftalık planındaki yapılacak işler listesinde en az iki ülke ismi varsa… Evinizden ziyade otellerde daha rahat uyuyorsanız… Arkadaşlarınızın onlara telefon açtığınız zaman sorduğu ilk soru “Türkiye’de misin?” oluyor ve kapatırken “Ne zaman gidiyorsun?” diye tereddütsüz soruyorlarsa… Cüzdanınızda en az üç ülkenin telefon kartı duruyorsa ve en ucuzundan iki yedek telefonunuz daha varsa… Otellerin birine rahatlıkla “Bu kitaplar burada kalsın, alırım bir dahaki sefere” dediğinizde artık otel görevlileri bunu yadırgamıyorsa… Havalanındaki cafe’de artık sizi tanıyorlarsa… Uçak inip kalkarken uyuyabiliyorsanız… Evinize alışveriş yaparken kaç günlük mal alacağınızı bilemediğinizden, “Nasılsa gideceğim yine her şeyin küflenecek” diye düşündüğünüzden neredeyse hiçbir şey almadan dükkandan çıkıyorsanız… Gittiğiniz ülkedeki eviniz otel olduğu için artık bazı günleri evde geçirmek gibi otelde geçirmeye başlamışsanız… Eve döndüğünüzde “Geldim” diye arayacağınız tek kişi annenizse… Kulübe hoş geldiniz! Gezegenin gezegen yalnızları ekibindensiniz.

Hedeften uzak durun

Filmin ne olduğunu bir türlü hatırlayamam ama o sahneyi de unutamam. Şu tatlı İngiliz filmlerinden biriydi. İhtiyar bir erkek öğretmen oğlan çocuklarına elinde bir madenci feneriyle konuşuyordu: “İnsanlığın icat ettiği son yararlı şey madenci feneridir. Bunu unutmayın. Unutmayacağınız diğer önemli şey ise şu: Hayatta ne istediğinizi iyi bilin ve… Ondan uzak durun!” Ben de hayatta en çok gitmeyi ve yazmayı istemiştim. Şimdi yazmak ve gitmekten başka bir şey kalmadı. Böyle bir hayatın ihtiyarlığı nasıl olur, bunu düşünüyorum bugünlerde. Niyeyse filmlerin sonlarını hiç hatırlamam. Tıpkı bunun gibi Fransız bir yıldız falcısı kadının vaktiyle benim için söylediği sözün sonunu hatırlamadığım gibi. “Siz hep çatışmalı yerlerde olacaksınız” demiş ve sonra da dünya haritasında benim kaderimin geçtiği kuşağı göstermişti. Gezegende ne kadar kadersiz memleket varsa hepsini içine alan geniş bir kuşak. Fakat sonra ne demişti? Onu hatırlamıyorum. Filmin sonu nasıl bitecekti yani?

Senaryosunu yazanlar

Bir zamanlar, AKP’nin ilk iktidara geldiği seçimlerin öncesiydi. Şu meşhur “memleketin nabzı” gezilerinden birini yapıyorduk. İç Anadolu’da belirsiz bir noktada bir mola yerinde normalin heykeli olarak model alınabilecek bir aile ile karşılaşmıştım. On beş yaşındaki oğullarına ne olmak istediğini sormuştum. “Gümrük memuru” demişti. Anne ile babayı siz hesap edin artık! Oğlan ürkütücü derecede profesyonel ve donuk bir ifade ile “İyi para getiriyor hem de güvenli” diye devam etmişti. Anna Karenina kitabının ilk cümlesi şöyledir: “Bütün mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” Sanırım Tolstoy, Türkiye’de seçim gezisine çıksaydı bu cümleyi yazmaktan vazgeçerdi. Her neyse…

Film gibi ha?

15 yaşında, yukarıdaki oğlan çocuğunun tam tersine, hikayenin sonunu düşünmüyordum. Sanırım yıllar geçti ve benim gibilerin çoğunluğu gezegenin gezegen yalnızları kulübüne oluşturdular. Elimizde biletlerimiz bir sonraki sahneye doğru ilerliyoruz. Sanırım artık hayatta büyük sürprizlerin olmayacağını bilecek kadar da büyüdük. Artık sadece bir sonraki sahnede düşüp kalmamayı dileyebiliyoruz. Evet hayatımız film gibi. Elimizde Tunus’ta ani bir sabaha karşı yağmuruyla ıslanıp sırılsıklam taksiye binip güneş doğarken Feyruz dinleme sahnesi var mesela. Güneş batarken Libya çölünde milislerle şakalaşma sahnesi de fena değil. Hatta Beyrut’ta gün batarken pes tondan ezan dinlerken bir şiir yazmak ya da ne bileyim, Londra’da uyuşturucu müptelalarıyla arka sokaklarda buluşmak da iyi sahnelerdi. Evet hayatımız film gibi ama gel gör ki senaryoyu kendimiz yazmamışız. Bunun dehşetli hafifliği içindeyiz…


28.9.2011