.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/13/2012

30 Mart


Her hatıram utanç verici. Şeker kralının nişanlısı ya da sevgilisi de garip bir hatıra. Kızı dün yolda gördüm. İhtiyar görünüşlü bir genç kadın olmuş. O hayata dayanamazdı gibi beylik bir yargıyla geçiştirilebilir durumu. Ben tanıdığım zaman on yedi yaşındaydı. Ben de on dört yaşındaydım. Şeker kralı, kız, ağabeyi ve ben sık sık gece kulüplerine gidiyorduk. Ben dansetmesini bilmiyordum. Şeker kralı da etmiyordu. Büyümüş de küçülmüş bir çocuk olduğum için benimle konuşmaktan, beni yanında dolaştırmaktan hoşlanıyordu. Ben durumumun farkında değildim. Kıza âşık olduğumu sanıyordum. Onunla dansedemediğim için üzülüyordum. Kız benimle alay ediyordu. Bana sokuluyor, koluma giriyor, omzuma yaslanıyordu. Beni zorla dansa kaldırmak istiyordu. Birlikte pingpong oynuyorduk. İkimizin de saçı alnımıza dökülüyordu. İkimizin de saçı siyahtı ve ikimiz de pingpong oynarken ikide bir saçımızı düzeltiyorduk, geriye itiyorduk ve ikimiz de terleyip kızarıyorduk hemen. İkimiz de “excusez moi” diyorduk, top masanın kenarına çarptığı zaman. Beni çocuk buluyordu; benimle eğleniyordu. Gece kulüplerine gündüz gidiyorduk. Orkestra bir kenarda prova yapıyordu. Şeker kralı orkestraya benim istediğim parçaları çaldırıyordu. Kız da bana sarılarak dansediyordu; şeker kralı gülüyordu. Kızın adı Sabahat’tı. Nedense ona Aydan deniyordu. Şeker kralının onunla evlenmeyeceği söyleniyordu.

Kızı, ağabeyiyle sıcak bir yaz günü yolda görüyorum: hafif elbiseleriyle uçar gibi yürüyorlardı. Konuşurken, söz arasında, İstanbul’a gidelim diyorlardı. Bu akşam gitsek iyi olur, diyorlardı. Sonra hemen gitmeye karar veriyorlardı. Hemen oradan bir taksi tutuyorlardı. Ve gerçekten gidiyorlardı. Onları hayranlıkla seyrediyordum. Hayretime gülüyorlardı. Akşamüzeri, tenis kulübünde, yanına gidip durumu anlattığım zaman, şeker kralı da gülüyordu bana. Üzülme, diyordu, gelirler. Bir votka-limon ısmarlıyordu hemen. O zamanlar votka- limonu çok seviyordum. Sonra şeker kralıyla pingpong oynuyorduk. Beni yeniyordu. Herkes yeniyordu beni; daha yeni öğreniyordum. Birlikte atış poligonuna gidiyorduk. Bize her yerde çok saygı gösteriyorlardı. Şeker kralı, ilk karısından olan oğlunun haylazlığını anlatıyor ve beni övüyordu. Arkadaşlarının çocukları da haylazdı. Hepsi beni övüyorlardı ve beni koruyorlardı. Fazla votka içmeme izin verilmiyordu. Kulübe, şeker kralından önce gidip rahat etmek istiyordum. Fakat, garsonlar da beni koruyorlardı. Herhalde onların da haylaz çocukları vardı. Şeker kralına, Aydan’la evlenip evlenmeyeceğini sormak istiyordum. Aydan, İstanbul’dan, tanımadığımız bir adamın arabasıyla ve bir sürü yeni arkadaşlarıyla dönüyordu. Hep birlikte bir gazinoya gidiyorduk: yeni gelen İspanyol dansözlerinin bulunduğu gazinoya. Bir masaya sığmıyorduk. Birkaç saat sonra da herkes birbirini kaybediyordu. Konuşmayı çok seviyordum. Aydan’ın İstanbul’dan getirdiği yeni arkadaşlarıyla hemen dost oluyor ve anlatmaya başlıyordum. Konuşmalar beni büyülüyordu. İnsanların söyledikleri sözlerden heyecanlanarak kendilerini konuşmaya kaptırmaları, benim için bulunmaz bir nimetti. İnsanları dinlerken onların bir an gelip kendilerinin farkında olacakları ve heyecanlarından utanacakları düşüncesi beni korkutuyordu. Onlara çevrelerini unutturmaya çalışıyordum. Bütün dikkatimi üzerlerine çeviriyor ve onları konuşmalarında hiç yalnız bırakmıyordum. Dinleyenlerden biri sıkılır da bu duygusunu belli eder endişesiyle herkesi kolluyor, böyle olduklarını tahmin ettiklerimi sohbetin dışında tutmaya çalışıyordum. Konuşurken ben de çevremden uzaklaşıp gidiyordum. Beni dinleyip dinlemediklerini zor farkediyordum. Sabaha kadar durmadan konuşabilirdim. Gecenin bitmeye başladığını anlayınca mahzunlaşıyordum. Konuştuğum insanların peşinden gitmek, onları yatak odalarına kadar, hatta ertesi günü işe gidinceye kadar, hatta işlerinde çalışırken izlemek, durmadan konuşmak ve dinlemek istiyordum. Ayrılınca insanların birbirlerine hemen yabancılaştıklarını, eski havayı bir türlü canlandıramayacaklarını düşünüyordum. Kesintilere dayanamıyordum. Kuşkulu ve ürkektim. İnsanlara, ancak benim yanımda oldukları zaman güveniyordum. Benden ayrılınca beni yargılamaya başlayacaklarını ve tekrar bana döndüklerinde, artık eski sevgilerinin tükenmiş olacağını düşünerek korkuyordum. İnsanlara çok önem veriyordum aslında. Benim için ne düşünecekler diye içim titriyordu. Yatağa yatınca, o gün yapmış olduğum aptallıkların utancı içinde kıvranırken, bütün bu kusurlarımı onların da görmüş olduğunu ve onların da görmüş olduğunu ve onların da yatağa yattıkları zaman, benim gibi, olayları gözden geçirince benim saçmalamış olduğumu birden göreceklerini ve benden nefret edeceklerini, daha kötüsü, artık bana aldırmayacaklarını düşünüyordum. Onlardan hiç ayrılmasam, onları sürekli konuşmalarımla serseme çevirsem, onların bu ağır yargılarından kurtulabileceğimi ümit ediyordum. Şeker kralı başka masada oturuyor ve ben, onun da benden artık sıkıldığını sanıyordum. Beni kötü sonuçların beklediğini kuruyordum kafamda. Daha doğrusu ben kurmuyordum; kafamda kurulu bir makine vardı ve bu makine, durmadan, ara vermeden düşünceler, zlenimler sıralıyordu. Bu makinenin idaresi benim elimde olsaydı, yalnız istediğim şeyleri, istediğim sırada düşünebilseydim neler başarmış olacaktım. Kafamda bir sürü süprüntü düşünce olmasaydı, bazen benim bile beğendiğim düşüncelerle dolu olsaydı beynim... Kaybediyordum; düzensizlik ve duruma hâkim olamamak yüzünden kaybediyordum. Naci -Aydan’ın ağabeyi- şeker kralının gazinodan ayrıldığını söylüyordu. Naci’yle peşine düşüyorduk onların. Kimsenin yanımdan ayrılmasına dayanamıyordum. Param olmadığı için, tek başıma arkalarından gidemiyordum. O zaman, daha, genç bir adam bile olmadığımı anlıyordum. Naci’nin de bir işi yoktu. Şeker kralından para aldığı söyleniyordu. Dedikodular dolaşıyordu. Aydan’ın şeker kralıyla nişanlı olmadığı söyleniyordu. Naci de bu duruma göz yumuyor, deniyordu. Ben ortada bir çirkinlik göremiyordum. Herkes güzeldi. Kötü bir söz söylenmiyordu. Kayar gibi yaşıyorduk. Olup bitenler bana bir rüya gibi geliyordu. Kapılmıştım. Sonra... sonra hiçbir şey olmadı. Şeker kralı Aydan’la evlenmedi. Ortadan kayboldu. Bana allahaısmarladık bile demeden gitti. Aydan İstanbul’da yaşamaya başladı. Birkaç kere evlenip ayrıldıktan sonra onu tekrar gördüm. Beni evine çağırdı. Gitmedim. Neden gitmediğim ayrı hikâye. Şimdi de güzel yüzü ve parlak siyah saçları geride kalmış. Sabahın erken saatleriydi. Uyuyamadığım bir gecenin sabahında, bitkin, dolaşıyordum sokaklarda. Anlattığına göre, bütün gece içmiş. Eve yeni gidiyormuş. Bu kadar konuştuk. Bana
ilgisiz gözlerle baktı.

Tutunamayanlar / Oğuz Atay