.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/08/2012

Benim Adım Kırmızı




1

Ben Ölüyüm
Simdi bir ölüyüm ben, bir ceset, bir kuyunun dibinde. Son nefesimi vereli çokoldu, kalbim çoktan durdu, ama alçak katilim hariç kimse basıma gelenleri bilmiyor. O ise, iğrenç rezil, beni öldürdüğünden iyice emin olmak için nefesimi dinledi, nabzıma baktı, sonra böğrüme bir tekme attı, beni kuyuya tasıdı, kaldırıp asağı bıraktı. Tasla önceden kırdığı kafatasım kuyuya düserken parça parça oldu, yüzüm, alnım,yanaklarım ezildi yok oldu; kemiklerim kırıldı, ağzım kanla doldu.Dört gün oldu eve dönmeyeli: Karım, çocuklarım beni arıyorlardır. Kızım ağlaya ağlaya tükenmis, bahçe kapısına bakıyordur; hepsinin gözü yolda, kapıdadır.Gerçekten kapıda mıdır, onu da bilmiyorum. Belki de alısmıslardır, ne kötü! Çünkü insana buradayken, arkada bıraktığı hayatın eskiden olduğu gibi sürüp gitmekte olduğu duygusu geliyor. Ben doğmadan önce arkamda sınırsız bir zaman vardı. Ben öldükten sonra da, bitip tükenmeyecek bir zaman! Yasarken hiç düsünmezdim bunları; ısıklar içinde yasayıp giderdim, iki karanlık zamanın arasında. Mutluydum, mutluymusum; simdi anlıyorum: Padisahımızın nakkashanesinde en iyi tezhipleri ben yapardım ve ustalığı bana yaklasabilecek baska bir müzehhip de yoktu. Dısarıda yaptığım islerle elime ayda dokuz yüz akçe geçerdi. Bunlar da tabii, ölümümü daha da dayanılmaz kılıyor. Yalnızca nakıs ve tezhip yapardım; sayfa kenarlarını süsler, çerçeve içine renkler, renkli yapraklar, dallar, güller, çiçekler, kuslar çizerdim: Kıvrım kıvrım Çin usûlü bulutlar, birbirinin çine geçen yapraklar, renk ormanları ve içlerinde gizlenmis ceylanlar, kadırgalar, padisahlar, ağaçlar, saraylar, atlar, avcılar... Eskiden bazen bir tabak içine nakıs yapardım; bazen bir aynanın arkasına, bir kasığın içine, bazen Boğaziçi'nde bir yalının, bir konağın tavanına, bazen bir sandığın üzerine... Son yıllarda ise yalnızca kitap sayfaları üzerinde çalısıyordum, çünkü Padisahımız çok para veriyordu nakıslı kitaplara. Ölümle karsılasınca paranın hayatta hiç önemli olmadığım anladım, diyecek değilim. Đnsan hayatta değilken bile paranın önemini biliyor. Simdi bu durumumda benim sesimi isitiyor olmanıza, bu mucizeye bakıp söyle düsüneceğinizi biliyorum: Bırak simdi yasarken kaç para kazandığını. Bize orada gördüklerini anlat. Ölümden sonra ne var, ruhun nerede, Cennet ve Cehennem nasıl, orada neler görüyorsun? Ölüm nasıl bir sey, canın yanıyor mu? Haklısınız. Yasarken insanın öte tarafta neler olup bittiğini çok merak ettiğim biliyorum. Sırf bu merakı yüzünden kanlı savas meydanlarında cesetler arasında gezmen birinin hikâyesini anlatmıslardı... Can çekismekte olan yaralı cengâverler arasında ölüp de dirilen birine rastlarım da, o da bana öbür dünyanın sırlarını verir diye aranan bu adamı Timur'un askerleri düsman sanıp bir kılıç darbesiyle ikiye biçmisler de, oda, öte dünyada insanın ikiye bölündüğünü sanmıs. Böyle bir sey yok. Hatta dünyada ikiye bölünen ruhların burada birlestiğini bile söyleyebilirim. Ama, dinsiz kâfirlerin, zındıkların ve Seytan'a uyan küfürbazların iddialarının tersine bir öbür dünya da, sükür var. Oradan size sesleniyor olmam bunun kanıtı. Öldüm, ama gördüğünüz gibi yok olmadım. Öte yandan, Kuran-ı Kerim'de sözü edilen ve altlarından ırmaklar akan altından, gümüsten Cennet kösklerine, dolgun meyvalı iri yapraklı ağaçlara, bakire güzellere rastlayamadığımı söylemek zorundayım. Oysa Vakıa suresinde anlatılan Cennetteki o iri gözlü hurileri pek çok kereler nasıl da keyiflenerek resmettiğimi simdi çok iyi hatırlıyorum. Kuran-ı Kerim'in değil de, Đbni Arabi gibi genis hayallilerin ballandırarak anlattıkları sütten, saraptan, tatlı sudan ve baldan yapılmıs o dört ırmağa da tabii hiç rastlayamadım. Haklı olarak öte dünyanın umut ve hayalleriyle yasayan pek çok kisiyi inançsızlığa sürüklemek istemediğim için bütün bunların kendi özel durumumla ilgili olduğunu hemen belirtmem gerekir: Ölümden sonraki hayat konusunda biraz olsun malumatı olan her mümin, benim durumumdaki bir huzursuzun Cennet'in ırmaklarını görmekte zorlanacağını kabul eder. Kısaca: Nakkaslar bölüğünde ve üstatlar arasında Zarif Efendi diye bilinen ben öldüm, ama gömülmedim. Bu yüzden de, ruhum gövdemi bütünüyle terk edemedi. Cennet, Cehennem, neresiyse kaderim, ruhumun oralara yaklasabilmesi için gövdemin pisliğinden çıkabilmesi gerekir. Baskalarının basına da gelen bu istisnai durumum, ruhuma korkunç acılar veriyor. Kafatasımın paramparça olmasını, gövdemin yarısının buz gibi bir suda kırıklar ve yaralar içinde çürümesini duymuyorum da, gövdemi terk etmek için çırpman ruhumun derin azabını hissediyorum. Sanki bütün âlem benim içimde bir yerde sıkısarak daralmaya baslıyor. Bu daralma hissini, o essiz ölüm anımda hissettiğim sasırtıcı genislik hissiyle karsılastırabilirim ancak. O hiç beklemediğim tas darbesiyle kafatasım kenarından kırıldığında, o alçağın beni öldürmek istediğini hemen anladım da, öldürebileceğine inanamadım. Umutla dopdoluymusum, ama nakkashane ile evim arasındaki solgun hayatımı yasarken hiç farketmezmisim bunu. Hayata parmaklarım, tırnaklarım ve onu ısırdığım dislerimle tutkuyla sarıldım. Basıma yediğim diğer darbelerin acısıyla sizlerin canını sıkmayayım. Öleceğimi kederle anladığım zaman, içimi inanılmaz bir genislik hissi sardı. Geçis anım, bu genislik hissiyle yasadım: Bu yana varmam, insanın kendi rüyasında kendini uyur gibi görmesi gibi yumusacık oldu. En son, alçak katilimin karlı, çamurlu ayakkabılarını gördüm. Gözlerimi uyur gibi kapadım ve tatlı bir geçisle bu yana vardım. Simdiki sikâyetim, dislerimin kanlı ağzıma leblebi gibi dökülmesinden, yüzümün tanınmayacak kadar ezilmesinden, ya da bir kuyunun dibine sıkısıp kalmıs olmaktan değil; hâlâ yasıyor sanılmaktan. Beni sevenlerin sık sık beni düsünüp, Đstanbul'un bir kösesinde aptalca bir mesgaleyle hâlâ oyalanıyor olduğumu, hatta baska bir kadının pesinden gittiğimi hayal etmeleri huzursuz ruhuma büsbütün azap veriyor. Bir an önce cesedimi bulsunlar, namazımı kılıp, cenazemi kaldırıp beni gömsünler artık! Daha önemlisi, katilim bulunsun!