.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/28/2012

Senden kaçan kelimeler, seni nerede bekler?



Var olan her hak yabancı haktır, bana “verilen” ve “hisseme düşendir”. Tüm dünya bana hak verseydi, haklı mı olurdum? Devlet ya da toplum tarafından eldeettiğim bir hak yabancı bir hakkın aynısı değil midir? Bir aptalın bana hak vermesi üzerine, kendi hakkıından şüphelenirim; onun hak vermesini beğenmiyorum. Bir bilgenin de bana hak vermesiyle haklı olmam. Benim haklı olup olmadığım aptalın ve bilgenin hak vermesinden tamamen bağımsızdır.

Max Stirner / Benim Yetkim

Bir bakıyorsunuz yüreğinde insanlığın yararına olacak küçücük düşünce doğan biri, hemen kendini kimselerin hissetmediği şeyleri hisseden , genel gelişmenin önünde giden biri gibi görmeye başlıyo; ya da her nasılsa herhangi bir düşünceyi benimsemiş ya da başı sonu olmayan bir kitaptan bir sayfa okumuş biri, bir bakıyorsunuz bunların kendi kafasından doğmuş olduğuna inanıyor. Burada karşımıza çıkan şeyin adı tabiri caizse eğer, saflıktaki küstahlıktır ve gerçekten de insana dudak uçuklatan bir düzeydedir. Saflıktaki küstahlık, ahmağın kendine sonsuz güveni, kendine ve yeteneklerine ilişkin en ufak bir kuşkuya kapılmaması..." (s. 535)

Dostoyevski / Budala

şimdiye dek, şu ya da bu şekilde, intihar denememi öğrenmiş herkesten çok farklı bir tepki gösterdi tony, üzüldü, gerçekten üzüldü. içten, derin bir acıyla, gözleri hafifçe yaşararak ''bunu nasıl yapabildin?'' diye mırıldandı. beni ne yargılamaya ne çözümlemeye kalkışmış, ne de ironik bir üslupla, denememin ne ölçüde gerçekçi olduğunu sorgulamıştı. akılcı, mantıklı yaklaşımlardan, ucuz sevgi sözcükleri kadar iğrenirim; yeryüzü, zekalarından başka bir şeyi olmayan insanlarla yeterince dolu zaten. biz entelektüellerin, hiçbir zaman gösteremeyeceği cesaretle bir intihar girişimiyle yüzleşebiliyordu. psikanaliz, nevroz, varoluşçuluk gibi kavramlarla kafası bulanmamıştı ve aslında son derece basit bir şeyi, bir başkasının korkunç acısını hissedebiliyordu. bir başka insan için üzülebiliyordu. ikiyüzlü, çok bilmişlerin dünyasında eşi bulunmaz bir duyarlılıktı onunki.

aslı erdoğan - kabuk adam

Kalmak istemeyen kelimelerin toplandığı bir yer olabilir mi?
Bir kayıp kelimeler krallığı?
Senden kaçan kelimeler, seni nerede bekler?

Yürüyen Kelimeler / Eduardo Galeano

 aslında bütün hikaye sendikalarla başı derde girmesin diye, o zaman ki abd federal hükümetinin afrika'da bir iç savaş çıkarmış olma ihtimalini de gözler önüne seriyor. kanıtlanırsa, başları elbet belaya girer. ama ne fark eder kapitalizm bu değil mi? o iki hırsız asker çaldıkları parayı, yine amerika'da harcamayacaklar mıydı? yine dönmeyecek miydi o paralar amerika'ya? yapacak tek bir şey yok. mükemmel bir sistem kurmuşlar kuş beyinli amerikalılar. ne olursa olsun tek kazanan onlar. dünyanın en iyi tüccarları. ahlaktan bu kadar uzaklaşabilmiş tek tacirler sürüsü. ahlakla aralarındaki mesafe bir dünya rekoru. iyi hıristiyanlar. amerikan rüyası. üçüncü dünya kabusu! tortuların altındaki dolarlar. pisliklerin altından çıkan amerika.
biraz kazılsa toprak görünür aslında. biraz kaldırılsa dünyanın kabuğu görünür gerçek var olan çıplaklığıyla... görünür o muhteşem yazı. dev harflerle. bütün kıtaları kaplayan ve hepsinin altına kazınmış olan: made in usa..

kinyas ve kayra / Hakan Günday

 çünkü sıkıntı öldürür. ve ama sıkıntı öldürüyor. acı ve öfke değil, ama sıkıntı öldürüyor. çok geçici, anlık, masum, makul olabiliyor sıkıntı, ama öldürüyor. sıkıntı eğlence istiyor, tatil istiyor çünkü. tatil çoğulluğa, çoğulluk gövdelere, yeni kelimelere, yeni yüzlere yol açarak öldürüyor. sıkıntı davet ediyor, açıyor. acı ortak olmayanı defediyor, kapatıyor. sıkıntı çözüyor, öfke bağlıyor. sıkıntı plan program demek çünkü. program yazlıklara savuruyor, sayfiyelere, yumuşak içkilere, pahalı yemeklere yol açarak çözüyor. acı kendi yasasını durmadan fısıldıyor, öfke hatırlatıyor oysa : dağılmayın, unutmayın, yetinin, oturun oturduğunuz yerde. ama sıkıntı savuruyor, parçalıyor, gebertiyor. sıkıntı kutlamalar, şenlikler istiyor çünkü. sıkıntı ille de dans diyor, kahkaha diyor, acının da öfkenin de içini boşaltıyor. acı ve öfke korkuyu yeniyor, sıkıntı okşuyor. sıkıntı arzuyu kaşıyor, acı ve öfke terbiye ediyor. acı değil, öfke değil, sıkıntı öldürüyor..

içimden atamadığım bir yumru, bir ateş, bir lanet vardı sanki. başım çok ağrıyor, kalbim çok ağrıyor, gözlerim çok ağrıyor... bildiğim, öğrendiğim, yaşadığım her şey yavaş yavaş siliniyor aklımdan... geceleri azap gibi... kabuslar yakamı bırakmıyor bir türlü... kötü bir şeyler olacakmış duygusu var içimde, neyin ne olduğunu kavrayamıyorum çok zaman... zaman benim dışımda ilerliyormuş gibi, zaman beni kusacakmış gibi, kelimeler bir araya toplanıp, bir vücut olup beni içinden atacakmış gibi... gölge..."
"çünkü benim aklım yol kuşlarının tüneyip sessiz sedasız terk ettikleri bir harabedir

Tol / Murat Uyurkulak

 yaşamın, sana, bilmediğin, anlamadığın bir dilde; yabancı, tanımadığın bir üslupta, şarkı söyleyen biri gibi gelecek: söylenen şarkı seninle ilgiliymiş, senden söz ediyormuş, sana söyleniyormuş gibi bir duygu duyacaksın hep; ama, hep de , bilmediğin, anlayamadığın bir dilde, sana yabancı, tanımadığın bir üslupta olacak duyduğun...

de ki işte / oruç aruoba

 pazar gecesi çok acayip bir rüya gördüm. rüyalar, alınyazımızın ayrılmaz parçalarıdır: kafam kopmuştu ve kadın-erkek, yaşlı-genç karışık iki takım, kafamla top oynuyorlardı. bense, beni aralarına aldıkları için onlara minnettardım. oyuncuların yüzünü tam seçemiyordum,fakat selçuk lulu'yu netlikle görebildim, çünkü bana kafa atarken göz göze geldik ve ona gülümsedim. topuklu kırmızı ayakkabılar,terlikler,kramponlar,çizmeler,takunyalar,iskarpinler,sandaletler tarafından tekmelendikçe sevinçten havalara uçuyordum.

murat menteş / korkma ben varım

 bana bir çay pişir. bırakalım her şey kendi kendine düzene girsin. bir şey kaybetmek korkusuyla yaşamayalım. ne olacak endişesine kapılmayalım. bırakalım zaman her şeyi halletsin. bu söz bize korkunç gelmesin. aynı ırmağa bir kere daha girelim. acele etme, çay kendi kendine demlenir. sen gideli neler oldu bak diyerek her şeyi bir çırpıda anlatmayalım: bu sağlık bozucu davranıştan kaçınalım. hemen birbirimizi eksiltmeyelim. dur ıslanmışsın, sana kuru bir şeyler vereyim, deme. nasıl olsa kururum. günlük yaşantıların küçük koşuşmaları içinde bunalmayalım, nefes nefese kalmayalım. insan kendini kaybediyor sonra.

oğuz atay / tehlikeli oyunlar

 kendini bir giyotine, darağacına ya da elektrikli sandalyeye taparken görebiliyor musun? insanoğlunun çektiği işkencelerin en kötüsü, çarmıha gerilme. çarmıha gerilen kadın ya da erkeğe can vermeden önce korkunç acı veren bu yöntemden cicero'nun 'iğrenc bir cezalandırma' diye söz ettiğini hatırlıyorum. buna rağmen günümüzde insanlar bunu boyunlarına takıyorlar, yatak odalarının duvarlarına asıyorlar ve bir işkence belgesine baktıklarını unutarak bu sahneyi dinsel bir sembolle özdeşleştiriyorlar.

zahir / paulo coelho


 hayatım bir anlam kazansın istedim, yatakta can vermek istemedim ve bu ateşten gömleği ben gönüllü giydim.
gerçek hayatı kazanmanın, ten sevdasından geçmekle olacağını kimseye anlatamadım.
kutsallarım çiğnenmiş, bencillik almış yürümüş; başkaları için yaşamak unutulmuş ve duyarlılık sinelerden kovulmuş, hal böyleyken ben nasıl çıldırmayayım rosinante?
koş rosinante! fethedilecek daha çok kale var, koş!

cervantes / don kişot

 çünkü büyüdükçe arzularım küçüldü, şaşkınlıklarım küçüldü, beklentilerim küçüldü. büyüdükçe öyle küçüldüm ki içimde taşıyacak bir şey kalmadı. büyümenin bir bedeli varsa işte bu, yarım metre uzadım, yirmi kilo aldım ve dünyadan vazgeçtim.

emrah serbes / erken kaybedenler

 “Gün boyunca hayatta kalmaya, geceleri ise yaşamaya çalışırız”
Kendimizi olduğumuz gibi kabul edinceye dek bizi tutsak edecek kahramanlar. Özgür toplumda kahramanlara yer yoktur. Özgür insanın kahramanları olmaz.

Gündüz Vassaf / Cehenneme Övgü

 Kendime sayısız ilah uydurdum, her tarafta bir sürü sunak diktim ve bir Tanrı kalabalığı önünde diz çöktüm… Şimdi tapmaktan bezdim, payıma düşen sayıklama dozunu har vurup, harman savurdum… Nereden geldiğimi artık söyleyemem… Tapınaklarda inançsızım, sitelerde coşkusuzum, hem cinslerimin yanında meraksızım, yeryüzünde kesinliğim yok… Bana belirgin bir arzu verin ve dünyayı alt üst edeyim… Her sabah bana bir diriliş komedisini ve her akşam mezara giriş komedisini oynatan, ikisi arasında da can sıkıntısı kefeninin azabından başka hiçbir şey yaratmayan o fiiliyat utancından kurtarın beni… İstemeyi düşlüyorum ve her istediğim bana paha biçilmez geliyor… Melankoli tarafından kemirilen bir Vandal gibi, bensiz ben, hedefsiz yol alıyorum bilmem hangi köşeye doğru… Terk edilmiş bir Tanrı, kendisi de tanrıtanımaz olan bir tanrı keşfetmek ve onun son şüphelerinin ve son mucizelerinin gölgesinde uykuya dalmak için…

Cioran

 Konuşmak için psikiyatristlere gidiyorlarmış. Pahalı bir çözüm. İşçiler de sağlık sigortasından yararlanıyor. Kartını uzatıyor, çok canım sıkılıyor; beni biraz dinler misiniz? Dışarda, bekleme odasında, itiraf etmek için bekleyen bekleyene. Mahkeme kapısı gibi. Hapishanelerden bile gelen varmış. Elleri kelepçeli, iki jandarma arasında bekliyor. İçeri girince kelepçeler çözülüyor. Dün akşam gene uyku tutmadı doktor bey. Hücremde dolaştım durdum. Divana uzanın ve çocukluğunuzu anlatmaya devam edin. Nerede kalmıştık? Bizde bu işler ne kadar ucuz. Bilimsel olmadığı için bir sonuca ulaşamıyoruz. Meyhaneler işportacı psikiyatristlerle dolu. Belediye zabıtası bunlara engel olmalı. Ruhsatları yok.

Oğuz Atay / Tutunamayanlar

 İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar âleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan yaratma makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet."

Georges Perec / Uyuyan Adam

 İnsanların yüzlerine baktıkça görüyorum ki ellerine daha cinayet işleme fırsatı geçirmemiş oldukları için pek çok kişi masum zannediyor kendini.Bu küçük talih ve kader meselesi yüzünden insanların çoğunun benden daha ahlaklı ya da iyi olduğuna inanmak zor.Olsa olsa henüz cinayet işlemedikleri için biraz daha aptal suratlı oluyorlar ve bütün aptallar gibi iyi niyetli gözüküyorlar.Gözünde bir zeka ışıltısı, yüzünde ruhundan yansıyan bir gölge gördüğüm herkesin gizli bir katil olduğunu anlamam için o zavallıyı öldürdükten sonra, İstanbul sokaklarında dört gün yürümem yetti.Yalnızca aptallar masumdur.

Orhan Pamuk / Benim Adım Kırmızı

Şimdi uzun boylu, ipince bir İstanbul kızını boş bir odadan, yağan kara bakarak, hatırlıyor; kimseye anlatmayacağım, gizli, egoist bir hayatı yeniden yaşayarak sac sobaya bir-iki odun daha atıyor, kurumuş hatıralar sarnıcına gizli, bilinmez bir membadan akan şarıl şarıl su sesleri duyuyorum. Bu son hatıralarla sonuna kadar idareye çalışıyorum.

Sait Faik /  Sarnıç