.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
29 Şub 2012
Tılsımlar
Snorri’nin Edda Islandorum’unun ilk edisyonunun bir nüshası. Danimarka baskısı.
Schopenhauer’ın eserlerinin beş cildi. Chapman’ın Odyssey’inin iki cildi.
Çölde savaşılmış bir kılıç.
Büyük dedemin Lima’dan getirdiği yılan ayaklı bir mate fincanı.
Kristal bir prizma.
Aşınmış birkaç dagerotip.
Cecilia Ingenieros’un bana verdiği, babasına ait toprak ve ahşap bir yerküre.
Amerika’nın ovalarında, Colombia’da ve Texas’ta gezinirken kullandığım kıvrık saplı bir baston.
İçlerinde diplomalar bulunan çeşitli maden silindirler.
Bir doktora cübbesi ve kepi.
Saavedra Fajardo’nun, hoş kokulu İspanyol mukavvasıyla ciltlenmiş Las Empresas’ı.
Bir sabahın anısı…
Vergilius’un ve Frost’un dizeleri. .
Macedonio Fernandez’in sesi.
Birkaç kişinin sevgisi ya da sohbeti.
Kesinlikle tılsım bunlar, ama bir şeye yaramıyorlar adlandıramadığım karanlığa karşı, adlandırmak zorunda olmadığım karanlığa karşı.
Ayrıntılar İlahisi
Ben neyi kimden aldım, nerden aldım
her şeyi bir yerden aldım
yorgunum yorganım uzakta dışarda
sabrımı bolca verdiler içerden aldım
sözler gelip geçsin diyedir, öfke sen bekle
örselendim ağrıdın oyuldun, henüz değil ölüm
ten bekle
bağırmalıyım, çığlığım kıştan ilkyaza değmeli
A yasak, hayır korkulu, evetten usandım
Mecnun masaldan atılmış -tele şov-
milyonla kopyeye bölünmüş Leyli
suretler ne gülümseyiş ne sır ne şaka
sandım ki gülümser maskeleri
suretler sandım
durur muydum bu gömütlükte neyim var
tuhaf dedi çılgınca tuhaf
ayrıntılar, paslı sürgüler, yosunlu taşlar
ya altındakiler ardındakiler
Gültene kandım
her şeyi bir yerden aldım
yorgunum yorganım uzakta dışarda
sabrımı bolca verdiler içerden aldım
sözler gelip geçsin diyedir, öfke sen bekle
örselendim ağrıdın oyuldun, henüz değil ölüm
ten bekle
bağırmalıyım, çığlığım kıştan ilkyaza değmeli
A yasak, hayır korkulu, evetten usandım
Mecnun masaldan atılmış -tele şov-
milyonla kopyeye bölünmüş Leyli
suretler ne gülümseyiş ne sır ne şaka
sandım ki gülümser maskeleri
suretler sandım
durur muydum bu gömütlükte neyim var
tuhaf dedi çılgınca tuhaf
ayrıntılar, paslı sürgüler, yosunlu taşlar
ya altındakiler ardındakiler
Gültene kandım
Salkım Meselesi
"Bir başınaysan, bütün bütüne kendininsin." Leonardo
Elmas bir tasarıdır aslında, tek düşleyelim
kömürü. Tutku da biter çünkü, an gelir gece de büyür
içimizdeki geceden:
kömürü. Tutku da biter çünkü, an gelir gece de büyür
içimizdeki geceden:
sim korkumuz balkır derin gözümüzden.
Yaşam, atlasa ve ipeğe doladığımız kadırgada
sarıp çözdüğümüz Gün makarası
sarıp çözdüğümüz Gün makarası
kalıba döksek ayrışır sise ve saydama,
biri doğrularsa çelişir öteki, sesimizle.
Ey kan ve ivme ilişkisi! Düşün ki hem izcidir gölge,
gövdedir hem avcı. Bu açılma yeri, dışavurduğumuz bu
gövdedir hem avcı. Bu açılma yeri, dışavurduğumuz bu
yaramız, ki bir kapansa...
de bir tasarıdır aslında - orada takvim çevirir za-
manı insan diline, pafta ayırır işte, ayırsa ayırsa sem ateşi
ender sudan
manı insan diline, pafta ayırır işte, ayırsa ayırsa sem ateşi
ender sudan
ve Alaşım: Yalım dilinin
şiir diline deydiği
kılpayında eriyen
has sınır bünyesi!
Çoğaltırken bir-leştirir salkım her gözünü;
Salkım ki gecel bir tasarıdır aslında
Aslından düşleyelim tek taneyi.
Çoğaltırken bir-leştirir salkım her gözünü;
Salkım ki gecel bir tasarıdır aslında
Aslından düşleyelim tek taneyi.
Kristin Asbjørnsen - I Wish To Weep
bütün bildiğim şu: kuzgunlar ağzımı öpüyorlar,
damarlar arapsaçına dönmüş burada,
denizse kan denizi.
bütün bildiğim şu: eller uzanıyor,
gözlerim kapalı, kulaklarım kapalı,
çığlığımı geri çeviriyor gökyüzü.
bütün bildiğim şu: burun deliklerimden hayaller damlıyor
bize tur bindiriyor tazılar, deliler gülmekten katılıyor,
tıkırdayarak ayırıyor saat ölenleri.
bütün bildiğim şu: ayaklarım kederdir burada,
zambaklar kadar etmiyor sözcüklerim, pıhtılaşıyor şimdi:
kuzgunlar ağzımı öpüyorlar.
Charles Bukowski
28 Şub 2012
9 Nisan
Can sıkıcı hesaptan kurtulmak için bugün daireye gitmedim. İsa da bir yerde marangozluğu bırakmış. Çalışmak nedir bilmeyen hayvanların bile karınlarını doyurduğunu ileri sürüyor. Hava soğuk: yataktan çıkmıyorum. Defterim kucağımda yazıyorum.
İçinden çıkamadığım bazı konuları düşünmeyi bıraktım: Hastalığım ve Günseli gibi. Dün gece Almanca bir şiirin İngilizce’ye tercümesini okuyordum: bu çevrilmiş şiirler, benim sezgilerimi doğruluyor. Bir de İngilizce’den Türkçe’ye çevrilirse kim bilir nasıl olur? Şiir, Rilke’nin. “Rilke” demekten hoşlanmıyorum; sanki onu çok iyi tanıyormuşum da, ondan böyle konuşuyormuşum gibi geliyor. Rainer Maria Rilke: daha güzel ve insana yerini bildiriyor.
Şimdi, matematik cüretle
hiç duyulmamış köprülerin kemerlerini inşa edeceksin.
Mucize, yalnız tehlikenin
anlatılmaz sürekliliğinde değildir
Mucize, yalnız tehlikenin
anlatılmaz sürekliliğinde değildir
Ne yazık! Daha önce yazdıklarımı bu şiiri okuduktan sonra uydurduğuma inanacaklar. Sezgilerini nasıl ispatlayabilir insan? Sonradan uydurdun derler. Bu “diyenler” olmasa, belki birşeyler yapabilirdim. Kulaklarımda sürekli uğultu yapan bu sesler, bu “diyenler” beni dermansız bırakıyor.
Sözümü bitirmeme fırsat vermiyorlar.
Alışık güçlerini
İki çelişkinin arasındaki uzaklığı kaplayıncaya kadar uzat,
çünkü Tanrı insana
danışmalıdır.
Asıllarını okumadan sonsuz şiirler yazabilirim sanki başkaları gibi. Büyük aldanış!
Rainer Maria Rilke, hayatının hiçbir döneminde, aydın olmayan ve tanımadığı bir terlikçiyle bütün bir gece içip, dönüşte de tramvayın sahanlığında gedikli bir çavuşla, hem de bütün içtenliğiyle sohbet etmemiştir. Bu olaydan beş yıl sonra da aynı içtenlikle pişman olmamıştır. Kendini mi, terlikçiyi mi aldattığını bilememenin ıstırabını
yaşamamıştır. Çünkü Almanlar, esas itibariyle, Türklerden daha derin
romantizmi olan bir millettir. Bunun tarih boyunca birçok örnekleri görülmüştür. (Görülüyor ki, Almanların tersine, hiçbir düşünceyi ciddiyetle sonuna vardıramıyorum. Bundan da Almanlar utansın insanlık adına.) (Bu düşüncelerimin acıklılık derecesini kimse tayin edemeyecektir. Almanlar bile.)
Yabancı düşmanlığı içimi bir kere kemirmeye başladı mı durduramıyorum. Ben öfkelendikçe sanki onlar gittikçe artan küçümseyici bir ifadeyle bakıyorlar yüzüme. Bazı aptal vatandaşlarımız da onlara katılıyorlar bu küçümseme işinde. Neymiş? Yabancı dil konuşuluyormuş onlarla. Bu onların anadili, anlamıyor musunuz? Bu aptal vatandaşlar pervane olurlar bu ahmak yabancıların çevresinde. Gene de beğendiremezler bizi. Ne güzel fıkralarımız vardır: hep İngiliz, Fransız, Alman kaybeder bu fıkralarda ve hep Türk kazanır. Ah! Ben de ölüp gidiyorum işte ve yerime kimseyi bırakmıyorum. Bütün öfkelerimi toprağa götüreceğim. Yaşarken de anlatamadım kimseye.
Hele bu yabancıların saçma tavırlarımı soğuk bir suratla değerlendirdiklerini sezmiyor muyum, ölmekten beter oluyorum. Neysem, ne olduysam daha iyisini dosyalarından çıkarıp burnuma dayıyorlar sanki. Az gelişmiş öfkeme de burun kıvırıyorlar, dudak büküyorlar. Daha beter olun! Daha beter olun! İnşallah yakında ölüme de çare bulursunuz ve ben de binlerce yıl kulağınızın dibinde sızlanır dururum. Ya beni anlarlarsa sonunda? Daha kötü, daha kötü.
Suratıma, tarihî eser seyreder gibi bakıyorlar. Ülkemize de en bayağılarını gönderiyorlar. İsa-Mesih de söylüyor insanın kendi ülkesinde peygamber olamayacağını. Bunlar da bize geliyorlar. Gelmeyenleri daha da beter. Ah, ben az gelişmiş bir ülkede doğmamış olsaydım, bu yakıcı öfkemle yalnız kendimi yakıp bitirmemiş olsaydım, gösterirdim size! Sizin de sonunuz geldi: İsa-Mesih yakında hepinize gösterecek, İsa-Mesih bize geldi. İnanmayın gene siz. Geldi de adı polis dosyalarına geçti bile.
ADI: İsa SOYADI: Mesih ANASININ ADI: Meryem
BABASININ ADI: Tanrı DOĞUM YERİ: Nazaret DOĞUM
TARİHİ: 1 Ocak 0000 MEDENİ HALİ: Bekâr
TABİYETİ: R.İ. (Roma İmparatorluğu) DİNİ: Hıristiyan
İŞ BU NÜFUS CÜZDANININ KAYITLI OLDUĞU
NÜFUS İDARESİNİN İLİ: İsrail İLÇESİ: Betlehem
MAHALLE veya KÖYÜ: Nazaret HANE NO: 34
CİLT NO: 2
İşbu nüfus cüzdanı, Betlehem Nüfus Dairesi tarafından
DOĞUM suretiyle verilmiştir.
SON YOKLAMA DURUMU: Halen asker kaçağıdır.
BABASININ ADI: Tanrı DOĞUM YERİ: Nazaret DOĞUM
TARİHİ: 1 Ocak 0000 MEDENİ HALİ: Bekâr
TABİYETİ: R.İ. (Roma İmparatorluğu) DİNİ: Hıristiyan
İŞ BU NÜFUS CÜZDANININ KAYITLI OLDUĞU
NÜFUS İDARESİNİN İLİ: İsrail İLÇESİ: Betlehem
MAHALLE veya KÖYÜ: Nazaret HANE NO: 34
CİLT NO: 2
İşbu nüfus cüzdanı, Betlehem Nüfus Dairesi tarafından
DOĞUM suretiyle verilmiştir.
SON YOKLAMA DURUMU: Halen asker kaçağıdır.
Son sayfada bir not: pamuklu karnesi verildi. Ayrıca noterlikten bir sureti çıkarılmış. Pasaportu (imparatorluk tebası olduğu için) beynelmilel.
Nedense, il sınırları dışına çıkmıyor. Yalnız, peygamber olmak için genç yaşta köyünü terkedip gurbete çıkmış. Bu arada marangozluk, havra bekçiliği, tezgâhtarlık gibi çeşitli işlerde çalışmış. Sabıkası yok. Son “DOĞRULUK KÂĞIDI” nda yaşı 33 olarak görülüyor. Mahalle muhtarı, bir kötülüğünün görülmediğini belirtmiş. Havra önünde seyyar sarraflarla arasında küçük bir olay çıkmışsa da taraflar şikâyetçi olmadıklarından mesele adliyeye intikal etmemiş. Belirli bir adresi yok.
Hırsızlar ve fahişelerle birlikte görülmüş. Ailesinden ayrı yaşıyor. Hıristiyanlık propagandası yaptığı ileri sürülerek birkaç kere, sürgün isteğiyle savcılığa verilmiş. Her seferinde de delil kifayetsizliğinden serbest bırakılmış. Sabahçı kahvelerinde müşterilere dinî telkinlerde bulunduğu söyleniyor. Siyasi bir partiye kayıtlı değil. Emniyeti umumiye bakımından burada ikameti mahzurlu görülüyor. Eli sopalı bazı yobazların saldırısına uğramış: saldırganlardan davacı olmadığı için, haklarında kanuni takibat yapılmamış. Konuşmalarında kanunlara saygısızlığı telkin ettiği ve ilahi kanunların üstünlüğünü savunduğu söyleniyor. Bununla birlikte din esaslarına göre bir devlet kurulmasına teşebbüs ettiği sanılmıyor. Bu sebeple hakkında laikliğe aykırı davranmaktan ötürü bir takibat yapılması mümkün görülmüyor. İnsanlar arasında eşitliği savunduğu tespit edilmekle birlikte özel mülkiyet konusuna temas etmediği anlaşılıyor. Zenginlerin cennete girmesinin, devenin iğne deliğinden geçmesinden daha zor olduğu gibi birtakım sözler etmiş ve bazı işadamları tarafından dövdürülmek istenmiş. Fakat halkın tepkisinden çekinmişler. Yahudilerin kralı gibi bir isim takmışlar. Zararsız bir akıl hastası olduğu hakkında yaygın bir söylenti var. Şikâyet olmadığı için bu hususta bir tedbir alınmadı. Kapalı toplantılarda bazı mucizeler gösterdiği haber alınınca, kanuna aykırı bir ayin yapıldığından şüphelenilerek toplantılardan biri basıldı. Yapılan aramada bir mucizeye rastlanmadı. Yalnız birlikte kitap okudukları ve aralarında tartıştıkları görüldü. Odanın kapısına toplanan bazı Musevi vatandaşlar onu, Musa’nın kanunlarına karşı geldiği ve aklımda yanlış kalmamışsa, göze göz, dişe diş gibi bazı emirleri tanımadığı için yuhaladılar. Emniyeti ilgilendiren bir konu olmadığı için, kalabalığın dağıtılmasıyla yetinildi; kitaplar müsadere
edildi. Kaldırımlarda serbestçe satılan kitaplardan olduğu görüldü. Bununla birlikte, ilerde herhangi bir meselede faydalı olur mülahazasıyla, Emniyet kitaplığına kaydedildi. Kitapları istemeye gelen olmadı. Edinilen bilgiye göre, bir çeşit pasif mukavemet usulleriyle çalıştıkları anlaşılıyor. Hatta, İsa-Mesih’in yakın arkadaşlarından biri karakola kadar gelerek, bazı kitaplar daha hediye etti. Cesur olduğu da söyleniyor. Bir fahişenin taşlanması olayı sırasında ortaya çıkarak, şimdi tekrarlayamayacağım bir söz söylemiş ve kalabalık dağılmış. Bir zina olayıydı zannediyorum.
Aralarında vergi vermeye karşı olanların da bulunduğu ihbar edilmişti. Bu sırada, çoğu küçük esnaf olan müritleri - balıkçı, seyyar satıcı, v.b.- maliyeye giderek vergilerini yatırdılar ve dedikodulara son verdiler. Sezar’ın hakkı Sezar’a sözü buradan geliyormuş. Nasıl geliyor ben pek bir şey anlayamadım. İçlerinden Petrus adlı bir balıkçı, Belediye zabıtasına muhalefetten bir gece kadar nezarete alınmış. Aralarında Cudas adlı bir adamımız var. Bize devamlı bilgi veriyor. Arzu edilirse, askerlik şubesine ihbar edilip asker kaçağı olarak yakalatılması mümkündür. Yalnız, zannederim, heyeti sıhhiye raporu varmış. İhraç edilmesi mümkün askerlikten. Çürüğe çıkarılırsa, bu sefer itibarının daha da yükselerek sahte bir kahraman olmasından çekiniyoruz.
Tutunamayanlar / Oğuz Atay
Usta Beni Öldürsen e!
İpten ipe, halkadan halkaya atarken kendilerini, cambazlar düşer ölür, ara ara...
Usta, bir yerde, yaşamanın yolunu da bulmakta ustalaşmış değil midir?..
Öyle enikonu ölçülüp tartılmadan, taştan taşa vurulmadan edinilen bilgilerle yetinilmemesi gerektiğini öğrenmemişti...
Cambaz dediğin, insanların topluca yaşadıkları yerlerde çalışıp para kazanırdı. İnsanların topluca yaşadığı yerler ise, genellikle öyle söğütlük, otluk su kıyıları olmazdı. Olursa ne iyiydi, ancak böyle yerlerin özlemini içinde taşımak bile suçtu kendini bilen cambaz için, hele kendisi gibi, çoğu vaktini büyük bir şehirde geçiren cambaz için. Cambaz ipini düşünmeliydi; özlemdi, düştü, silmeliydi gönlünden.
Cambazlık, insanın ölmek istemiyorsa bütünüyle kendini ipe, halkaya, ustaya, adıma, ele, göze vermesini gerektiren bir işti.
Bunlar anı değil, ipimizden artakalacak tek im; yaşayışımız, yaşadığımız, yaşantılarımız düpedüz, demişti. Her günle, her gösteriyle sırtımıza biraz daha binen ölümün yükü, bu sandığı artık kaldırıp taşıyamadığımız gün, tamam olacak, bizi çökertecektir, bunu iyi bil; bunlarda sen varsın, ben varım; yaşadığımızı gösterecek, başkasına olsun, bize olsun, gösterecek bir şey var mı elimizde, bu kâğıt yığınından başka?
Gerçi insan, sevdiğinin büyüdüğünü ister de yaşlandığını, ölüme yaklaştığını istemez.
Bütün bir ömür boyunca, taşlarını teker teker taşıyıp çatıp kurduğu bir yapının sonuna gelen bir yapı ustası, ördüğü duvarların bir yerinde bir çatlak, bir eksiklik, bir yanılgı bulunacak, bulunup kendisine gösterilecek olsa, nasıl kızarsa...
Yük olmanın acısı, yapayalnız yaşamaktan kötü mü değil mi, bilemiyorum..
Taşların insan olduğunu unutmuşlardı. Bizden beklenen de bu, insan olduğumuzu unutmak...
Molloy
Bir sefer, sonra sanırım bir kez daha, ondan sonra, sanırım, bu dünyayla işim kalmayacak.
(s. 10)
“Evet, ara sıra yalnız kim olduğumu değil, var olduğumu da, var olmayı da unutuyordum. O zaman beni bunca iyi saklamış bulunan şu kapalı kutu olmaktan çıkıyordum, bir perde iniyordu araya ve ben, örneğin son derece bilge kök ve saplarla, çoktan ölüp gitmiş, az sonra yıkılacak fidan destekleriyle, gece molaları ve güneşin bekleyişleriyle, ve bir de, kışa doğru yaklaştığı ve kış onu değersiz kabuklarından kurtaracağı için herkes tarafından hırpalanan gezegenin gıcırtılarıyla doluyordum. Ya da güvenilmez dinginliğiydim bu kışın, hiçbir şeyi değiştirmeyen karların eriyişiydim, her şeye yeniden başlamanın verdiği tiksintiydim. Ama her zaman başıma gelmiyordu bu, çoğu zaman ne mevsim ne de bahçe tanıyan kutumun içinde kalıyordum. Ve böylesi daha iyiydi. Ama onun içinde de dikkat etmek, kendi kendine sorular sormak, örneğin hala yaşayıp yaşamadığımızı, yaşamıyorsak ömrümüzün ne zaman sona erdiğini, yaşıyorsak daha ne kadar süreceğini, yani hayalin ucunu yitirmemize engel olan herhangi bir şeyi araştırmak gerekiyordu. Ama ben bunları seve seve soruyordum kendi kendime, birbiri ardından sadece seyretmek için. Hayır, seve seve değil, bir nedenle, hala orada bulunduğuma inanmak için. Oysa, hala orda olmak hiçbir şey anlatmıyordu bana. Düşünmek diyordum buna. Adeta hiç durmadan düşünüyordum, durmaya cesaret edemiyordum. Çocuksuluğumu belki de buna borçluyum. Biraz bayat ve kenarlarından yenmiş gibiydi çocuksuluğum, ama ona sahip olmaktan hoşnuttum, evet bir hayli hoşnuttum.”
(s. 65-66)
“Gerçekten de verdiğim kararların şöyle bir özelliği vardı, bu kararları aldığım an gerçekleştirilmelerini engelleyen bir şey ortaya çıkıyordu.”
(s. 43)
“…konuşabildiğim günlerde, çoğu zaman pek az bir şey söylediğimi sandığım anda pek çok şey, pek az şey söylediğimi sandığım anda da pek çok şey söylediğimi görüyordum. Diyeceğim, düşündükçe daha doğrusu giderek, konuşmadaki aşırılığım konuşma kıtlığı, konuşma kıtlığı da aşırılık biçiminde ortaya çıkıyordu.”
(s. 46)
“Yaşamım, yaşamım, kimi zaman bundan sona ermiş bir şey gibi, kimi zaman da hala devam eden bir şaka gibi söz ediyorum ve haksızım, çünkü hem bitti, hem devam ediyor yaşamım, ama bunu fiilin hangi zamanıyla anlatmalı.”
(s. 48)
” Seve seve yapabileceğimiz, sevinerek değil, seve seve yapabileceğimiz, görünürde yapılmaması için hiçbir neden bulunmayan, ama yapmadığımız şeyler! İnsan özgür değil mi acaba?”
(s. 49)
” Ama gerçekleştirecek yerde, hani deyim yerindeyse, oturup seyrediyordum bu isteği, buruşmasını ve sonunda şu ünlü tılsımlı deri gibi, ama ondan daha çabuk, ortadan yok oluşunu seyrediyordum. Çünkü insan istekler karşısında iki türlü tavır takınabilir galiba, etkin tavır ile seyirci tavrı, ve aslında ikisi de aynı sonucu veriyordu, ama ben ikinciyi yeğliyordum bir mizaç meselesi herhalde.”
(s. 70)
“Sabahları saklanmak gerekir. İnsanlar canlı ve her şeye hazır olarak, düzene, güzelliğe ve adalete susamış olarak, sizden de bunları bekleyerek uyanırlar. Evet, saat sekiz ya da dokuzdan öğleye kadar olan süre tehlikeli geçittir. Ama öğleye doğru her şey yatışır, en aç gözlüler bile doymuştur, kabuklarına çekilirler, her şey iyi değildir, ama iyi bir iş yapılmıştır, bazı kaçaklar vardır, ama pek tehlikeli değildir bunlar, herkes kendi dökümünü çıkarır. Öğleden sonra ilk saatlerde tehlike yeniden başlayabilir, yemekten, kutlamalardan, törenlerden, kısa söylevlerden sonra, ama sabahkine oranla bir hiçtir bu, bir spordur başka bir şey değil. Tabi, saat dörde ya da beşe doğru gece ekibi, gece bekçileri dolaşmaya başlar. Ama gün hemen hemen sona ermiştir, gölgeler uzar, duvarlar çoğalır, herkes duvar diplerinden gider, bilgece omuzlarını kısmış, aşırı bir saygı göstermeye hazır, saklayacak hiçbir şeyi kalmamış olarak ne sağa ne sola bakmadan, gizlenerek, ama herkesi sinirlendirecek kadar değil, ortaya çıkmaya, gülümsemeye, dinlemeye, tırmanmaya hazır durumda, vebalı olmadan mide bulandırarak, fareden çok kurbağaya benzeyerek. Sonra asıl gece gelir, o da tehlikelidir, ama kendisini tanıyanlara, orada güneş gören bir çiçek gibi açılmayı bilenlere, gece gündüz kendi kendisinin gecesi olanlara karşı lütufkardır. Hayır o da, gece de pek ahım şahım bir şey değildir, ama gündüze oranla ahım şahımdır, hele sabaha oranla iyice ahım şahımdır.”
(s. 89-90)
“Yok canım sizinkiler gibi değildi bu kavramlar, benimkiler gibiydi, yani habire sarsılan, kan ter içinde durmadan titreyen kavramlardı, bunların içinde tek bir sağduyu ya da soğukkanlılık atomu yoktu.”
(s. 91)
“Çünkü anlıyorsunuz ya, eski acıya bir bakıma, evet, bir bakıma alışmıştım. Ama yeni acı gerçi aynı türden bir acıydı, ama kendimi bu yeni acıya uyduracak zamanım olmamıştı.”
(s. 103)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





