.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

9 Mar 2012

Tanrı her gün seni görmeme izin veriyor



orada,kırmızı kadifenin üzerinde oturuyorsun,
elini tutmak için sağır bir kol buldum
anlaşılmaz tabi...kuşlar da anlaşılmazdır
mucize bir ağıt gibi hep yanımda..gözlerime yakıştırdığım

ağladığını duydum;
sürekli su bulanıyordu.
yağmur kuşkusu denilen bir hastalığa sahibim....
kentte yayılmasından korkuyorum,
kirpiklerimin arasında dinamitler patlıyor,
fısıldıyor gürültü:şiirler korkaktir..
kendim için yemin ettiğim sır neydi?...

topuk sesim
odaya girişim
avcumun göğsümün üzerine yerleşmesi
bir önceki anın kayboluşu
gümüş bir küçük kız;
ince gümüş
ucuz gümüş
gri gümüş
kokusuz gümüş
ben de sana gül takacağım..
orda öyle uyuduğunu duydum
kumral,
sırtına kelepçelenmiş bir omuz gibi
kıpırtısız
son söz neydi?
bu kör,sağır ve duasız iblis;
iç cebimde taşıdığım ruhsatlı ölüm makinamla....
tanrı kıpırtısız
tanrım son söz neydi haa?

kentlerin parçaları eksik çıkıyormuş
haksızlığın deliliği birinin kapalı avucundaymış
onu bulup kanıtıyla öldürmek zorundalar
orda öyle saçını tarakla taradığını duydum
başka kelime kalmamış;
aşk bu mu?

saçını gümüş tarakla tarasaydın bir prens olacaktın
gri duvarlı prens
lambayı söndürmediler:utanmışsın
pijamalarını çıkarmamışsın
nasılsa sevişmeyeceğimi bildiğin için
nasılsa susacağımı
tanrının unutulan sesiyle istiyormuşsun beni
her gece sıra bana geliyor
her gece sıra bana geliyor
her gece sıra bana geliyor
ve her gece sıra bana geliyor
beni özlemişsin
oysa bütün erkek çocuklar annelerini özler....
başka dinamit kalmamış...aşk bu mu?

sağır bir kol
kelepçeli omuz,
yağmur korkusu
aşk bu mu?

10 kelimeyle kelimesiz kalan hayat
başka dinamit kalmamış
aşk bu mu?

8 Mar 2012

Frat the movie



Adını  hatırlayamadığım animasyonumu buldum sonunda.
Kanıyla hastalığı tedavi edebilen 13 yaşında bir çocuğun hikayesi.
Psikolojik bir animasyon Frat..2008 Fransa / Esma yapım. http://www.frat-film.com/

Poets of the Fall -Where Do We Draw The Line



nerede dondurucu rüzgar/
nerede yemyeşil ovalar/
annemin açılmış kolları nerede/
babamın aslan yüreği nerede/
tıpkı güneş batıyor gibi/
kutsal toprakta yatıyor gibi/
sonbaharın kahverengi yapraklarıyla birlikte/
hiç acı çekmeyen kişiyle birlikte/
yarın benden ne istiyor?/
neden ne gördüğüm farkeder?/
eğer hep körlerin gerisinde yürüyeceksek/
söyle bana çizgiyi nereye çizeceğiz/


yarın benden ne isterse istesin/
nihayetinde buradayım, nihayetinde özgürüm/
işaretleri görmek için bir özgür seçim/
işte bu benim çizgim..

14 Nisan



Divana uzanıyorum ve suçlu arıyorum: beni bu duruma getirenleri suçluyorum yattığım yerden. Burhan’ı suçluyorum. Ona çok bağlanmıştım. Dergi işinde deli gibi çalışmıştım, deli gibi koşmuştum, deli gibi saldırmıştım çevreme. Burhan’ın her istediğini tartışmasız yapmıştım. Dostluğu her şeyden üstün tuttuğum halde, ülküler uğruna onu da feda edeceğimi haykırmıştım. Ülkü diye tutturmuştum. Sonsuz htimallerin karmaşıklığından kaçmak istiyordum. Burhan’ın tek yönlü gidişinin benim için bulunmaz nimet olduğunu sandım: peşini bırakmadım onun; her gün aradım. Yalnız onun uygun gördüğü kitapları okudum. Uygun gördüğü insanlarla arkadaşlık ettim. Aşırı duygululuğa paydos, dedim. Beni bireyciliğe sürükleyecek bütün davranışlardan ve insanlardan kaçındım. Eski dostlarımı darılttım. Kendi kendimi heyecanlandırmaktan vazgeçtim. Hoşgörüden uzaklaştım. Kendim için de hoşgörü istemedim. Burhan ve arkadaşları da amansızca saldırdılar bana. Ben de onlara saldırdım. Sonunda yenik düştüm elbette. Tek başıma yarattığım cehennemden çıktım: kalabalık bir cehennemin içine düştüm. Bana vurunuz diyordum. Doğrusu kimse de böyle bir fırsatı kaçırmazdı. Sonunda Günseli’yle olan ilişkime bile karıştılar.

Bana evlenmenin nasıl kötü bir burjuva alışkanlığı olduğunu anlattı Burhan. Doğrusu çok güzel ifade etti durumu. Bir hafta sonra da evlendi: bana da haber bile vermedi. Bir gün yolda birlikte giderken söz arasında söyleyiverdi evlendiğini. Burhan beni bir biçime sokmak istiyordu ve ben yattığım yerden onu ilgisiz gözlerle seyrediyordum. Aslında alçaklık bendeydi. Ona demeliydim ki: bırak beni içimde öyle sert ve bükülmez bir çekirdek var ki beni değiştiremezsin. Beni didik didik edebilirsin, canıma okuyabilirsin, fakat düzeltemezsin
beni.
Evet alçaklık bendeydi: öyle yumuşak görünüyordum ki. Siz beni parçalamaya çalışırken, ben gizli gizli onarırım kendimi. Sonunda bilmediğiniz bir şey olur çıkarım ve sizi suçlarım: beni mahvettiniz diye. Sizlerle birlikte başarısız gibi görünürüm: fakat sonunda ihanet ederim sizlere. Hep bir yerde takılmamı beklersiniz; ben de aynı şeyi beklerim heyecanla. Sonunda, yarım yamalak bir başarıyla sıyrılırım işin içinden. Başarısızlığın sevimliliğine kapılırım ve sonunda gerçek başarısızlara ihanet ederim. Kusura bakmayın derim: hiçbir işi sonuna kadar götüremiyorum, başarısızlığı bile. Oysa kendimi onlara, olduğumdan başarısız göstermek için ne kadar çırpınmışımdır.

Üniversitede en çok sevdiğim öğrenciler, yıllardır okulu bitiremeyenlerdi. Yanlarından ayrılamazdım. Onların başarısızlık masallarını büyük bir hayranlıkla dinlerdim. Sonra, onları öğrenci olarak bıraktım üniversitede: ben bitirdim. Meyhane arkadaşlarını da meyhanelerde bıraktım; ülkü arkadaşlarını da ülküleriyle başbaşa. Bir yerde durmasını bilemedim. Hiçbir yere varamadım. En çok da, başarısızların yanında kalmayı becermek isterdim. Beşiktaş’taki koltuk meyhanesindeki Reşit Beyle beraber geçirmek isterdim bütün yaşantımı. Beni bir yerde barındırmadılar. Şimdi, bir bakıma başarıya ulaşmış sayılırım başarısızlıkta: yalnız bu yere tek başıma geldim. Hep birlikte tutunamamayı ne kadar isterdim. Herkes ayrı bir dalda kaldı. Tek başına bir tadı olmuyor başarısızlığın. Burhan’ı da yarı yolda bıraktım. Kimi suçlayacağımı bilemiyorum. Bu arada çok hırpalandım. Görünüşümde öyle bir saflık vardı ki yaşayışıma herkesin karışabileceği izlenimini bırakıyordum.
Bu nedenle yakamı bırakmadılar. Ben de, görünüşümdeki başka bir sahtecilik nedeniyle onların her davranışına açıktım. Buyrun beni yiyebilirsiniz, diyordum. Burhan’ın evinde sabahlara kadar konuşuyorduk. Herkes sırası gelince bana saldırıyordu. O sırada bir dergi çıkarıyorduk. Derginin bütün ağır işlerini ben yüklenmiştim. Biri, son yazdığı makaleden en önemli bölümü çıkardığım için benimle alay ediyordu. Sayfaya yazının sığmadığını görünce olmadık bir kısmını çıkarmışım. Senin aramızda ne işin var, diyordu, bu cahilliğinle? Bir başkası kadınlarla ilişkimi ele alıyordu: cinsel hayatımı bir düzene sokmam için yarı ciddi öğütler veriyordu bana. Ben, hepsini büyük bir saflıkla dinliyordum. İstiklal Marşının çalındığı yerde ayağa fırlayan, gece yarısı radyo biterken İstiklal Marşı başlayınca oturduğu koltuktan fırlayan küçük Selim’in ciddiyetiyle sözlerini değerlendirmeye çalışıyordum onların. Mühendis olmamı da beğenmiyorlardı. Para kazanmayı düşünerek seçmiştim bu mesleği. Ne aptaldım ki babamın zorla beni üniversiteye yolladığını o anda unutuyor ve onları haklı buluyordum. Dergi işiyle gece gündüz uğraşmamla da alay edenler vardı. Onlar sadece yazıyorlardı: ben matbaalarda, sabahlara kadar mürettiplerle boğuşuyor, dizgi yanlışlarını düzeltiyordum. Bu arada boş kalan sayfalar için yazılar hazırlıyordum bir kenarda. Mühendislikle ne zaman uğraşıyorsun, yaptığın binalar çökecek, diye eğleniyorlardı benimle. Bu işi de beceremiyorsun, mühendisliğine dön hiç olmazsa, diye amansızca saldırıyorlardı. Burhan beni koruyordu; çünkü, onun yapması gereken teknik işleri de ben yürütüyordum gazetede. Yazması gereken yazılarını da çoğu zaman ben yazıyordum. Yazdığım yazıların çoğunu beğenmiyordu Burhan da. Fakat bu işler için adam olmadığından yazdıklarıma katlanıyordu. Benimle adam kıtlığı yüzünden görüşüyorlardı. Ben de onlar hesabına üzülüyordum. Yorulmuştum da. Adam olmadığı için, insanlığa vekâlet ediyordum. Esas adamlar gelseydi de ben de biraz rahat nefes alsaydım. Sonunda tabii birbirimize girdik. Ben de saflığımı koruyamadım: hepsine saldırdım. Gördün mü bak, dediler birbirlerine. Böyle olacağını daha önce söylemiştik. Ben çekip gittim aralarından. Onlar yollarında kaldılar.
Onlar hesabına üzülüyorum: benim gibi kolay yutulur bir lokma daha bulmaları biraz güç olacak. Ben de onları hırpalamıştım anlaşılan. Geçen gün yatıyordum. Bunlardan biri geldi. Ben de sevindim. Hasta yatağımda bana eziyete gelmiş oysa. Ben aylarca önce bir gün ona şarlatan demişim. Şimdi hatırlayamadığım güzel bir konuşmayla, kendisinin neden şarlatan olmadığını ve asıl şarlatanın ben olduğumu ispatladı ve hemen ayrıldı yanımdan. Bu saldırı biraz hoşuma gitti doğrusu. Ben, bu arkadaşın bana hiç önem vermediğini sanırdım. Söyler söylemez unuttuğum bir sözün onu aylarca ilgilendirmesinden gururlandım. Onun gibi derli toplu bir insanı bu kadar etkilemem benim hesabıma sevindirici bir başarı. Benim şarlatanlığıma gelince... onu zaten biliyorduk.

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

Dünya Böyleyse; Politika, Bir İhtimal Olarak, Yenilginin Hatırası ve Başka...



Dünyanın, hayatın “böyle”liğinden rahatsız olma ve değiştirme isteği, gündelik hayatın içinde devinen insan için, hayattan kaçışın imkân ve imkânsızlıklarını temel kaygı haline getirir. İsyan: kendini dünyanın –gündelik hayatın– dışına taşıma girişimi...

Tarihte, yoksulların ve yoksunların isyanı, toplumsal bir tasarıyla özdeşleştiğinde, çoğu kez, amaç ve araç kurumun kendisi olmuştur. Kurumlaştırıcı hareketten kurumlaşan harekete giden yol, kurumkarşıtı isyancıların cesetleriyle doludur. İsyanın tarihsel yenilgisi, iktidarın ve devletin, gündelik hayat ve zihniyet ile birlikte, sürekli olarak yıkılmış ve yeniden kurulmuş, kurumlaşmış olmasıdır, tarihte.
Politika ve yığın... ayrılmaz ikili. Pragmatizmin, çıkarın, gücün ve iktidarın alanı ve oyuncuları... Dışlanmışların, dışlanmışlıkları adına, sırası geldiğinde başkalarını dışlayabilmek için eylemi, iktidarın ve politikanın zihniyet dünyasına aykırı, yabancı değildir. Efendi olma ihtimali peşinde koşan, bu ümidin taşıyıcısı yığın, aldatılsa da kandırılsa da,inancı, politika alanının ve oyununun yapı taşlarından biridir.

Tarih, isyan tarihi; simgeleri kendi çıkarları adına kullanabilmiş, manipüle edebilmiş, yozlaştırıp bir köşeye atabilmiş maddi, yığınsal, kurumsal ve politik güçleri kayda geçirir. Algısal ve tepkisel olgulardan, dolayısıyla yığınsallaşabilen bir nesnellikten yola çıkan politikanın, iktisadı –maddi çıkarı– elinde yoğunlaştırmış iktidarla oyunu, tahakkümün bu iki temel öğesinin –politika ve iktisadın– isyanın da karakterini belirlemesi anlamına gelir. Modern çağların başlarında, dışlanmışların isyanı, ister toplumsal reform adına olsun ister devrim, büyük ölçüde iktisadi gerekçelere dayalıydı. Kurşunların üstüne yürüyen işçi ve köylüler, kararlı bakışlar: Kapitalizmin ilkel bir vahşet sergilediği, burjuva devletin yeterince örgütlü, gelişkin ve kapsayıcı olmadığı, işçilerin fabrikaya tıkılmadıkları mutlu günlerin ve köylü atalarının anısının taze olduğu, iktidarın el değiştirebilir olduğunun kanıtlarının henüz göz önünde bulunduğu zamanların tablo ve fotoğrafları...
Fabrika yok olurken fabrikaya –kışlaya, tımarhaneye, hapishaneye– özgü hayat tarzı yerleşti: bölümlere ayrılmış, parçalı, kapalı hayatların, hayatın bütünlüğünden kopan, tekdüzeleşen hayatların egemenliği…

Kapitalizm yalnızca üretimle değil, tüketim, eğlence, seyir ve gösteriyle de tüm hayata nüfuz ettikçe, bu sistemin içinde yer alanlar, içerilmiş olanlar kadar dışlanmış olanlar da, varlık koşullarını sisteminkiyle özdeş görürler; kendilerine yer açmak için biraz itelemeleri ya da itelenmeleri önem taşımaz. Makro ve mikro iktidarların taşıyıcısı yığınlar, sömürülerek, ezilerek, baskı görerek; ama sistem dışına çıkmayı hiç istemeyerek, sistemde yer bulmayı arzulayarak, sistemin yıkılmamasını dileyerek, yıkıldığında kendilerinin de altında kalacağını bilerek, isyanı “normalize” etmişlerdir... “Normalize” edilmiş isyan, “sıfır tolerans” ortamının isyanıdır. Kurumsal ve kitlesel katiller sürüsünün çoğul iktidarı, dışlamakla, kovmakla tehdit ettiğinde, esasen, imha etmekle tehdit eder. Muhalefetinin “normalize’” edilebilir olduğunu kanıtlayan herkese, kendi dilini bularak suskunluğuna sonveren, dolayısıyla medya kullanan, söylemleşen, söylem olan herkese uygun arpalıklar sunar sistem: “sıfır tolerans” koşuluyla. Ve yine, bir ihtimal, insan teki kalır geride; ne iktidar olmak isteyen ne muhalefet, ne içerilmek ne de dışlanmak...

İsyan, toplumsal ya da şahsi, iz bırakır. İz, şahsi iz, yaşayanda, yaşadığını kendine kattıkça, ömür boyu kalır. İsyan dalgası yan anlamlarıyla birlikte geri çekildiğinde, kişi artık başkadır, öncekinden farklı; yaşamı, örnek olarak, anonimden sıyrılarak, belki de, başka bir toplumsallığın işaretlerini, ipuçlarını taşır.

İsyan, şahsi şiddet hali, kaçınılmaz olarak toplumsal ve politiktir; ama aynı zamanda, etik ve estetik bir varoluşa işaret eder: duygu, vicdan, ahlâk, adalet, hakkaniyet... Bu “başka” kavramlar, gündelik hayatı da “başka”laştırabilir. Sistemin gündelik işleyişini geçici de olsa kesintiye uğratan isyan, çalışmanın, kurumlaşmanın önüne set çekebilir, toplumsal oyun ve rolleri iptal edebilir. Bir tür “yeraltı” halidir isyan; bireysel, kurumsuz...
Şiddet, sahici, içten gelen, yaratıcı ve ilksel özelliklerinden soyutlandığından, kurumsal ve kitlesel bir kabuk bağlayarak insan tekine yöneldiğinden beri...
şiddeti “bu dünya”ya, “bu însan”a yöneltmenin, kurumsal ve kitlesel şiddetin karşısına çıkarmanın biçimi de özü de değişmiş olmalı artık. Bir yeri bombalamaktan suikasta, banka soymaktan propaganda yapmaya, sanatın yaratıcılığından yıkıcılığına uzanan şiddet, bugün, ancak yokluğa ve suskunluğa yakın, esersizliğe yakın bir etik tavırla –lanetin ve felaketin estetiğiyle– varolabilir. “Bu dünya”yı ve “bu insan”ı yok etme isteği ile bu dünyada an be an yaşıyor –yiyor, içiyor, üretiyor, tüketiyor, görünüyor ve seyrediyor– olmanın gerilimini
çoğaltabilir yalnızca şiddet.

Sessizliğin Anarşisi / Işık Ergüden

7 Mar 2012

Revan



Parmaklarını kaybediyor Revan. Ayak ve el parmaklarını: "Bir kış çatışmasından sonra yolculuğa çıktık.
Mevzideydik, mevzi dar olduğu için insan uyuşuyor. Başka bir yere geçerken sulardan geçtik.
Üşümüşüm, farkında değilim. Kar uykusu denir. Bir baygınlık geldi.
Her tarafım yandı, o yanmadan sonra sızmışım. Ayaklarım ellerim, yüzüm yanmış.
Aniden gelen bir baygınlıktı. Şekiller dönmeye başladı. Bazı arkadaşların ayak parmakları donmuştu.
Baygınlıktan dolayı benimki ilerlemişti. Vücudumun yanan yerlerinden kurtulmak istedim."

Bir yandan da arkadaşları ilerlemek, yer değiştirmek zorunda. Onlara engel olmak istemediği için 'beni bırakın' diyor.
Ama gözleri buğulanarak: 'Bırakılırsam yaşayamayacağımı biliyordum. Arkadaşlar bırakmadı beni. Biri sıcak suyla ellerimi yıkadı.
Böylece daha da yandım, ancak uçlarından kurtarabildik parmaklarımı.'

Hiç hatırlamak istemediği acılarına, kabuslarına geliyor sıra: "Bir erkek arkadaşım jiletle parmaklarımı dilim dilim kesiyordu.
Bir süre sonra hissetmiyorsun. Parmaklarım jiletle kesilirken izliyordum. işaret parmağım ilk önce kesildi.

Rüyama girdi sonra. Korkunç bir rüyaydı. Boş bir zeytin kutusu vardı. Kesilen parmaklarım oraya düşüyor.
Durmadan aklıma rüyama ilk düşen parmağım geliyor. Uzun yıllar aklıma geliyordu.
Ellerin, senin ellerin gidiyor ve bir daha olmayacak. O an her şey farklı oluyor. Keşke böyle olmasa diyorsun.
Orada her şey var. Her türlü duygu..." Ayak ve el parmakları kesiliyor Revan'ın.
Zeytin kasasında biriken parmakları alıp mağaranın önündeki bir çukura gömüyorlar.
'Parmaklarımı gömdüler' diyor. 'Nerede gömülü olduklarını bugün gitsem bulurum' diyor.

Dağın Ardına Bakmak / Bejan Matur

Ne ?



" ihtiyacım var."

 "İhtiyacın olan her şeye sahip değil misin?"
 "Bir kadının isteyebileceği her şeye sahibim."
"Yaşamındaki yanlışlık nedir o zaman?"
"Kesinlikle bu. Her şeyim var, ama mutlu değilim.
Sadece ben değilim böyle olan; yıllarca birçok kişiyle tanıştım, her çeşit insanla söyleşi yaptım: zengini, yoksulu, güçlüsü ve sadece elindekiyle yetineni. Aynı sonsuz acıyı bu insanların da gözlerinde gördüm, insanların kabullenmeye hazır olmadıkları bir keder, ama bana ne söylediklerine aldırmadan, yine de orada olduğunu gördüğüm keder. Beni dinliyor musun?"
"Evet, dinliyorum. Sadece düşünüyordum. Öyleyse sana göre kimse mutlu değil, öyle mi?"
"Bazıları mutlu görünüyor ama açıkça bu konu üzerinde fazla düşünmüyorlar. Diğerleri planlar yapıyor: Bir kocam, yuvam, iki çocuğum, şehir dışında bir evim olacak. Bunlara sahip olmak için uğraşırken matadora bakan boğa gibiler: İçgüdüsel tepkiler veriyorlar, hedefin nerede olduğu hakkında hiçbir fikirleri yokken aptalca hareket ediyorlar. Araba alıyorlar, bazen bir Ferrari'leri bile oluyor ve yaşamın anlamının bu olduğunu düşünüyorlar ve asla bunu sorgulamıyorlar. Oysa ruhlarında taşıdıklarını bile bilmedikleri keder, gözlerinden okunuyor. Sen mutlu musun?"
"Bilmem."
"Herkes mi mutsuz bilmiyorum. Hepsi bir şeylerle meşgul, fazla mesai yapıyor, çocukları, kocaları, kariyerleri, dereceleri, yarın yapmayı planladıkları, satın almak istedikleri, başkalarından aşağı kalmadan sahip olmak istedikleri ve buna benzer şeyler için endişeleniyorlar. Çok az kişi bana gerçekten 'Mutsuzum,' dedi. Çoğu İyiyim. Her istediğime sahibim,' der.
Sonra ben, 'Seni ne mutlu eder?' diye sorarım. Yanıt: 'Bir insanın sahip olmak isteyebileceği her şeye sahibim bir aile, ev, iş, sağlıklı bir hayat.' Yine sorarım: 'Yaşam sadece bundan ibaret mi diye merak ettiniz mi hiç?' Yanıt: 'Evet, bu kadar.' Israr ederim: 'Öyleyse yaşamın anlamı iş, aile, bir gün büyüyecek ve sizi terk edecek çocuklar, gerçek bir sevgiliden çok, bir arkadaşa dönüşecek bir zevce ya da koca. Ve elbette bir gün gelecek iş de bitecek. Bunlar olduğunda ne yapacaksınız?' Yanıt: Yok. Hemen konuyu değiştiriverirler.

"Hayır, aslında söyledikleri: 'Çocuklar büyüdüğün de, kocam ya da karım tutku dolu bir âşıktan daha çok arkadaşım olduğunda, emekli olduğumda her zaman yapmak istediğim şeyi yapmak için zamanım olacak: Seyahat edeceğim.' Soru: 'Ama şimdi mutlu olduğunuzu söylemediniz mi? Zaten hep yapmak istediğiniz şeyleri yapmıyor musunuz?' Yine çok meşgul olduklarını söyleyecek ve konuyu değiştireceklerdir.

"Israr edersem, daima yokluğunu duydukları bir şeyle yanıt verirler. İşadamı henüz istediği anlaşmayı yapamamıştır, ev kadını daha fazla özgürlük ve daha çok para sahibi olmak isteyecektir, âşık delikanlı sevgilisini kaybetmekten korkar, üniversiteden yeni mezun genç mesleğini kendisinin mi seçtiğini, ya da mesleğin kendisi için mi seçildiğini merak eder durur, diş hekimi şarkıcı olmak istemiştir, şarkıcı politikacı olmayı, politikacı yazar, yazar da çiftçi olmayı hayal eder. Kendi seçtiği işi yapan biriyle karşılaştığımda bile, onun da ruhu hâlâ azap içinde kıvranıyordu.
Henüz huzura da kavuşmamıştı. Sana yeniden soracağım: 'Mutlu musun?'"
"Hayır. Sevdiğim kadına, hep düşlediğim işe, dostlarımın kıskançlığına neden olacak kadar özgürlüğe, seyahat etme şansına, şöhrete, övgülere sahibim. Ama sanki bir şey..."
"Ne?"
"Bir an durduğumda, yaşamın anlamını yitireceğini düşünüyorum."
"Sadece dinlenmeyi beceremiyorsun, Paris'e bak, elimi tut ve şöyle de: İstediğim her şeye sahibim, şimdi yaşamın bize bıraktıklarının keyfini çıkaralım."
"Paris'e bakabilirim, elini de tutabilirim, ama bu sözleri söyleyemem."
"Bahse girerim, şu anda bu caddede yürüyen herkes aynı şeyi hissediyor. Az önce yanımızdan geçen şu zarif kadın zamanı elinde tutmak için çabalayarak günlerini geçiriyor, durmadan terazileri kontrol ediyor, çünkü aşkın buna bağlı olduğunu düşünüyor. Yolun karşısına bak iki çocuklu bir çift. Çocuklarıyla birlikte dışarı çıktıklarında çok mutlu oluyorlar, ama aynı zamanda bilinçaltlarında sürekli dehşet içindeler: Her an kaybedebilecekleri işlerini, yakalanabilecekleri hastalığı, gereksinimlerini karşılamaya yetmeyecek sağlık sigortasını, gitmeye hazırlanan çocuklardan birini düşünüyorlar. Dikkatlerini başka yere vermeye çalışırken, aynı zamanda bu trajedilerden kurtulmanın, kendilerini dünyadan korumanın bir yolunu da arıyorlar."
"Ya köşedeki dilenci?"
"Onun hakkında bir şey bilmiyorum. Bir dilenciyle hiç konuşmadım.
Kesinlikle sefaletin resmi, ama gözleri, diğer dilencilerin gözleri gibi sanki bir şey gizliyor. Kederli hâli o kadar belirgin ki, inanmakta zorlanıyorum."
"Eksik olan ne?"
"Bir ipucu yok. Herkesin gülümsediği ve mutlu göründüğü şu ünlü magazin dergilerine bakıyorum, ama ben de bizzat ünlü biriyle evli olduğumdan, her şeyin göründüğü gibi olmadığını biliyorum: Fotoğraftaki o anda herkes gülüyor ve eğleniyor, ama aynı gece daha sonra ya da ertesi sabah hikâye her zaman oldukça farklı oluyor. 'Bu dergide yer almaya devam etmek için ne yapmalıyım?' 'Şu anda sahip olduğum lüks yaşamı sürdürecek paramın bir süre sonra olmayacağını nasıl gizleyebilirim?' 'Lüks yaşantımı herkesin sahip olduğundan daha fazla göstermeyi nasıl beceririm?'
'Fotoğrafta yanımdaki İlim yıldızı ve gülümsediğim ve kutladığım kişi yarın benden bir parça çalabilir!' 'O kadından daha güzel mi giyindim?
Birbirimizden hiç hoşlanmadığımız halde neden gülümsüyoruz?' 'Derin bir mutsuzluk içinde ve şöhretin köleleri olduğumuz halde bu derginin okurlarına niye mutluluk satıyoruz?'"
"Şöhretin köleleri değiliz."
"Paranoyaklaşma. Bizden bahsetmiyorum."
"Öyleyse ne olduğunu düşünüyorsun?"
"Yıllar önce, çok ilginç bir öykü anlatan bir kitap okumuştum. Bir an için Hitler'in savaşı kazanmış olduğunu düşün, tüm Yahudileri yok ettiğini ve halkını Âri Irk diye bir şey olduğuna inandırmış olduğunu. Tarih kitapları değişmeye başladı ve yüz yıl sonra onun ardından gelenler de tüm Hintlileri yok etti. Üç yüz yıl sonra Zenci ırkı da yok edildi. Beş yüz yıl sürer, ama sonuçta tüm güçlü savaş makineleri yeryüzünden Doğulu ırkların tümünü silmeyi başarır. Tarih kitapları barbarlara karşı yapılan uzaklardaki savaşlardan bahseder, ama kimse okumaz, çünkü hiç önemi yoktur.
"Nazizm'in doğuşundan iki bin yıl sonra Tokyo'da bir barda, uzun boylu, mavi gözlü insanların beş yüz yıl boyunca yaşadığı bu şehirde Hans ve Fritz bira içmektedir. Bir anda Hans Fritz'e bakar ve sorar: 'Fritz, sence
her zaman böyle miydi?'
"'Ne?' diye sorar Fritz.
"'Dünya.'
'"Elbette dünya daima böyleydi, bize böyle öğretmediler mi?'
'"Tabii ki, böyle aptalca bir soruyu neden sorduğumu ben de bilmiyorum,' der Hans. Biralarını bitirirler, başka şeylerden bahseder ve bu soruyu tümüyle unuturlar."
"Bu kadar uzak bir geleceğe gitmene bile gerek yok, sadece iki yüz yıl geriye gitmelisin. Kendini bir giyotine, darağacına ya da elektrikli sandalyeye taparken görebiliyor musun?"
"Sözü nereye getireceğini biliyorum insanoğlunun çektiği işkencelerin en kötüsü, çarmıha gerilme. Çarmıha gerilen kadın ya da erkeğe can vermeden önce korkunç acı veren bu yöntemden Çiçero'nun
'iğrenç bir cezalandırma' diye söz ettiğini hatırlıyorum. Buna rağmen günümüzde insanlar bunu boyunlarına takıyorlar, yatak odalarının duvarına asıyorlar ve bir işkence belgesine baktıklarını unutarak bu sahneyi dinsel bir sembolle özdeşleştiriyorlar."

Zahir / Paulo Coelho