.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

2/18/2013

Nevra İle Zelha




Yaşlar gözlerimden iplik gibi iniyor. Uzanıp, Zelha'nın önünde duran ses kayıt makinesinin düğmesine basıyorum.
"O çoktan bitti. Boşa dönüp duruyordu, sen fark etmedin," diyor Zelha.
"Niye haber vermedin? Başka kaset takardım."
"Takacaksın da ne olacak? Bir daha dinleyecek değilsin ki. Öğrenmek istediğini öğrendin işte."
"Doğru, öğrendim. Hep öğreniyorum. Her gün öğreniyorum. Demin dedin ya Zelha, kaset boşa dönüp duruyordu, sen fark etmedin, diye... benim hayatım bu işte! Boşa dönüp duruyor, boşa, boşa, boşa... ben hiç fark etmiyorum. Hep bir ümitle bekliyorum. Hep bekliyorum ama hep boşa dönüyor."
"Al şunu da burnunu sil." Bana kâğıt peçetelerden birini uzatıyor. Sümkürüyorum kâğıt peçeteye.
"Haydi, ağlama artık. Olan olmuş."
"Olanlar olmasaydı, keşke..."
"Keşkelerin faydası yok Nevo. Boşver. Ben hiçbir şeye ağlayamıyorum artık. Duvar gibi oldum."

Boğazımda bir tıkaç var, ne aşağı iniyor ne de yukan çıkıyor. Söyleyecek söz bulamadan oturuyorum öylece. Kime yanayım, Cengiz'e mi, babama mı, dedeye mi, Türk olsun, Kürt olsun dağlarda ölen gençlerine mi, vurmaktan, kırmaktan, küfürden ve işkenceden başka çıkar yol bilmeyen insanlarına mı bu cennet vatanın? Kime küfredeyim, kime bzayım bizi buralara getirdikleri için? Politikacıya mı, milliyetçiye mi, bölücüye mi, askere mi, esnafa mı, hacıya mı, hocaya mı, yobaza mı? Kime? Kime? İçim eziliyor. Açlıktan mı eziliyor, üzüntüden mi, dinlediklerimin vahşetinden mi, bilemiyorum. Elimi çantama daldırıp, elmaları çıkartıyorum. Birini Zelha'ya uzatıyorum. Alıyor elimden, hart diye ısırıyor. Ben de kendi elmamı ısırıyorum. Suyu süzülüyor ağzımın kenarından... Siz kanatmadınız mı ellerimi elma çiçekleri... Ne müthiş bir güzellikle çiçeğe dururdu elma ağaçları. Beyaz gelinlik giymiş taze gelinlere benzerlerdi. Bembeyaz, pıtrak pıtrak tomurcuklar fışkırırdı dallarından. Çiçekleri Zelha ile koparır, büker, taç yapar başımıza koyardık. Bağınşır-dık sonra, "Biz gelin olduk! Biz gelin olduk! Biz gelin olduk!" O çiflikte ve o yaşta gelin olmanın dışında hiçbir gelecek hayal edemezdik. Bembeyaz rüyalara yatardık. Büyüdüğümüzde, düğünümüz birlikte yapılacaktı. Başımıza elma çiçeklerinden taçlar takacaktık. İçinde elma, erik çiçekleri açan bir büyük bahçemiz, bahçemizde birbirine yakın evlerimiz olacaktı. Çocuklarımız- her birimiz için ikişer kız, ikişer de oğlan- birlikte büyüyeceklerdi bizim gibi ve sonra birbirleriyle evleneceklerdi. Akraba olacaktık böylece. Hiç ayrılmayacaktık.

Büyüdük, yollarımız ayrıldı. Bahçelerimiz, dünyalarımız ayrıldı. Birbirimize uzak şehirlerde ayrı ayrı evlendik. Elma çiçeklerinden taçlar takamadık başımıza. Hüzün taçlan taktık, bize hiç yakışmayan. Akraba olmayı hayal ederken, nerdeyse düşman olduk birbirimize. Ah Zelha, neden? Neden? Arkadaşımın anlattıklannı dinlerken, ona kıyasla ne şanslı olduğumu fark ettiğim için, bir sızı gibi ince bir utanç duyuyorum yüreğimin derininde. Benim şikâyete hakkım yok! Ben bir şehir kızıyım, kuma nedir bilmeyen, tutuklanmamış, işkence görmemiş, kan davasında canı yanmamış, sadece dinlediği öykülerin dehşetiyle kederlenen... Daha ne kadar çok dinler ve kederlenirsem, çektiğimiz acılarda eşitlenecekmişiz gibi, deşip deşip duruyorum arkadaşımı.

"Zelha, Cengiz eve döndükten sonra... onu gördün mü sen?"

Bir Gün / Ayşe Kulin