.

.
Üç çeşit meslek varmış : mühendislik,doktorluk,bir de hukukçuluk.Ben ressam olmak istiyordum.Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.Prens Paradoks'tan bahsetsem kim bilir ne der? Belki şimdi sizin yanınızda Dorian Gray'lik yaparım bir süre. Sonra beni Lord Henry'liğe terfi ettirirsiniz. Masrafı neyse veririm. Fakat bir sıfatla başlamak istiyorum. Bu çocuk ilerde büyük adam olacak gibi ne olduğu belirsiz bir tanımla değil..

Tutunamayanlar / Oğuz Atay

3/13/2014

Öteki Metinler II



16. ‘Bir sabah uyandığımda,’’ diye anlatmıştı bir gün, ‘’dünyada yapayalnız kalmışım gibi bir duygu içinde buldum kendimi. Hoş gibiydi bi yandan. Öte yanıyla ise ürkünç.”

17. Bir sabah kalktığımda, yağmur yağıyordu. Kar artıkları vardı setteki evin duvarın dibinde. Birden, insanların, bana haber vermeden, beni çapırmadan çekilip gittiği, topluca bu şehri bıraktığı duygusuna kapıldım. Çoğu arabalarını bırakmıştı. Başka araçlara binip gitmiş olsalar gerekti. Eşya taşıma şirketinin koca kamyonu mavi kapalılığyla başka mahalleye göçecek birinin kapısı önünde kalakalmıştı. Yalnızdım bu koca mahallede. Çıt çıkmadığı için de şehrin öbür taraflarında birileri var mı yok mu karar veremiyorudm. Sonra kedim pencerenin kenarına oturdu. Ben varken onda herhangi bir yalnızlık duygusu oluşmazdı. Benim için de o var yalnız. Çok sonra, uzaklarda bir araba gürültüsü.. Sona kalan mı gidiyordu?

18. Okulda, elmalarla armutları toplayamayacağımızı öğretmişlerdi. Ama yazarla yazarı karşılaştırmağı da okulda öğrettiler. Balıkların hepsini aynı biçimde pişiremeyeceğimizi ise hiç öğretmediler.

19. ‘’Her şey her şeyin, her ad her adın yerini tutabilir’’ çılgınlığı içindeyiz.

20. ‘’Birtakım kurallara uyarak yaşamak çok güzel de, yaşamın yerini kurallara bırakmak, sık işlenmiş bir cinayettir, tarihe bakarsak..’’ demişti bir gün..

21. Her kitabın kendileri için yazıldığını sanan, ısmarladığı halde kendi istediği gibi oılmayan bir malla karşılaşmış şımarık bir adamın sinirlenişini, kırgınlığını gösteren insanlar..

22. Anlaşılan hep kendine uygun düşecek bir ölüm aramış durmuş.

23. Baharın leylak kokusu demek olduğunu unutmuşum. Yüzüme çarpma esintiyle kaç yıllık bir uykudan uyandım ki?

24. Tasarladıklarını gerçekleştirdiklerini söyleyenler düş gücü kıt kişiler olsa gerek. Nesneyle, özdekle karşı karşıya gelmek serüvenini yaşayamıyorlar ya da daha kötüsü, yaşadıklarının farkına varamıyorlar.

25. Arkasında şehri gördüğü zaman kendi yüzü de, bildiğini sandığı yüzü de değişebilir şimdi. ‘gerçek yüzüm mü bu? Yoksa aradığını sonunda bulmuş bir insanın yüzü mü? Sınıyorum, aynadaki benim, evet ama yüz?.. Ölüm burada bulmalı beni herhalde..’’

26. Şehir dekorlarının kımıltısızlığına karşılık, arada bir kımıltı- gürültü- kalabalık, kendini bir film seyrede sanmak: olmayanın yaşanışı.

27. Sevgi, dostluk, arkadaşlık, aşk, adını nasıl koyarsak koyalım, onu bir başka insanlar bir birlik kuruntusuna, düşüne, duygusuna götüren duygu, karşısındakini hep ‘güzelleştirdiği’ için, eşini dostunu, sevgililerini istediği gibi görmekten kurtulması hep bir süre gerektirmiştir diye düşündümdü uzun bir süre. Yanıldığımı anladım bu son zamanlarda. Onları görmüyor değildi. Ama gördüğünü bekletiyordu bu kıyıda. Bu bekletikklerinin sabrını taşırdığı bir gün, onların ‘hata’larının geçici değil yapılrının gereği olduğunu anladığı, daha doğrusu kabul ettiği gün, biriktirdiklerini söylemeye, belli etmeğe başlıyordu. ‘’sabrım yanlış bir tutum,” dedi bir gün, “Yeni anladım. Ama bu huyumdan vazgeçemedim bir türlü. Belki bir bağlılık açlığı demek doğru olur bu tutuma. Soğumak dediğimizde bir tuhaflık yok. Ama bu bağlılık sürecinin yaşanması yerine, düşle düş kırıklığı arasında sürdürülmesi tuhaf, ya da yersiz. Sırası geldiğinde eleştirimi dile getirmeği çok denedim. Eleştirimin dile gelişi, gene de umut kırıklığı sesiyle oluyordu. Asıl yanlış oydu belki. Karşımdakiler bunu kendilerine yönelteilen bir eleştiri olarak değil, benim huysuzluğum olarak dinlediler. Beceremedim. Bir aksaklık karşısında kendi kendini tartmak, pek çok insana en son akla gelecek şey gibi görünüyor.” Kendi ne kadar anlayabiliyordu? Herhangi birimiz, temel haklılığımız bellediğimizalanın dışında kendimizi ne kadar tanırız ki?

28. “Her şeyini”, “bilgi”sini, “öğrendikleri”ni yalnız kendi çabasına borçlu olduğuna inanan kimseler.. Özellkle dehasına fazlaca inananlar birgün, adlı-adsız, dost-düşman, ‘kafadengi’’-ayrıksı nice kişiye ne kadar çok şey borçlu olduklarını anlarlar mı?

29. Başkalarından bir şey öğrenmediğine inanırken, bir kitaptan, birinin bir yazsında rastladığı yol gösterici, ilginç, heycanlandırıcı, yenilik dediği, aykırılık dediği şeyi, başkalarının elinden devraldığını unutanlar..

30. İki şeye taktı son yıllarda: Kendini beğenmediği, kendini kötü gördüğü için kendi gibileri durmadan çekiştiren, yerden yere kendi çevresinin, kendi kültürünün sorunlarını görüp irdeleyecek, gerekirse onlara bir ad, bir san verecek yerde başka kültürlerde ya da moda merkezlerinde oluşturulan düşüncelere, terimlere-kavramlara, Türkiye’nin yaşayan yaşamı uydurmağa çalışan, o kavramlara Türkiye’de bir içerik kazandırmağa uğraşanlar.. Gerçekte kendine bakmasını, kendiyle baışık olmağı istemeyen, sevmeyen, becremeyenler.. Kendini çok beğenir görünmeğe çalışan duygu ya da düşünce sakatlarına..

31. Bir karışım, bir adalar çoğrafyası gibi insanlar tanıdım. Hepimizin yaşamında çelişkiler var. Olması gerekiyor da belki. Ama bir adada varolmayana bir kuralın, hemen komşu adada her şeyi ezmesi- biraz fazla olmuyor mu?

32. Biliyorsun. F.ciğim, önce başkaları gibi olduğumuzu öğrenmemiz gerekir. Daha sonra başkalarına ne kadar benzediğimizi, daha sonra da başkalarına benzeyip benzemediğimizi merak ederiz. Sonunda neden sonra, kendimizi- başkasına benzesek de benzemesek de – kabul etmeyi öğreniriz.

33. Bütün bir ömrün gelip geçen küçüklerinden daha büyük bir son kıyameti bekleyerek geçirilmiş olması ne acı.

34. Kendini pazarlama becerisinden yoksun olanın garip durumu. Alçakgönüllü olmanın anlamının bile yitip gitmesi..

35. Önce insan sonra hayvan, ürün, nesne, kurban eden için bir öteki. Öteki üzerine, ötekinin canı üzerine bir kullanma hakkını böyle kolayca kendinde görebilmek. Kefaret/şükran, kendimizde bu hakkı görme kolaylığı nasıl bir güç-iktidar temeline dayanır ki? Kendimizin bir parçasını verir gibiyiz. Ne tuhaf. Üstelik bir inanca, bir kültüre de özgü kalmıyor; genel tutum(?)

36. Ötekinin bize aykırı gelen bir yanına takılıp onunla uğraşmaktan vazgeçtiğimiz zaman onun o yanını kendi özelliği olarak görüp öğreniriz. Dolayısıyla bize aykırılığını tanırız, onun ayrılığını biliriz, kabul etmek zorunda kalırız.

37. Herkes kendi yapacağını yapar. Kimse kimseye ne yapacağını söylemeye kalkmasın. Bütün yaşamlar bir araya gelince bizim bilebilceğimiz dünya olur.

38. Sanat o zaman, her şeyden önce bir tutum işiydi. Bir yenilik işiydi. Çerden çöpten de olsa çıkardı.

39. Anılar ne işe yarar?